Kült, esas olarak “din” anlamında kullanılsa da, din ve sosyoloji bilimlerinde, çevrelerindeki kültür veya toplumun genel veya anaarterin dışı gördüğü inanç, uygulama veya ibadetlere kendini adamış bir birleşik insan topluluğuna verilen isimdir.

Kitsch, varolan bir tarzın aşağı bir kopyası olan sanatı sınıflandırmak-ifade etmek için kullanılan Almanca bir terimdir.

Klişe (Fransızca: Cliché) uzun süre çok fazla kullanılmış ve artık etkisini yitirmiş ifade, fikir ya da öğelerdir.

30 Ocak 2012 Pazartesi

The Girl with the Dragon Tattoo (2011)


Cinayetler sinemanın ilgilendiği önemli konseptlerden biridir. Gerilim unsurunun en ön plana çıktığı filmlerde her daim cinayetler başrole yerleşir. Bu yüzden de herhangi bir seri katilin ortaya çıkışı, onun filminin geleceğinin de habercisidir. 

Bu yüzden de özellikle Amerikalıların yaptığı gibi başarılı filmlerin yeniden çevrimleri daima söz konusudur. Hele ki bu film cinayet vakalarını içine alıyorsa, değmeyin keyiflerine. Buna ek olarak çok ayrıksı bir kadın karakterin varlığı, soğuk İsveç görselliği ağızlardan akan bir salyanın belirmesine neden olur. Evet nam-ı diğer adıyla Ejderha  Dövmeli Kız USA karşınızda...


Filmimizin konusu ilk versiyonuyla aynı olduğu için bu kısmı önceki filmi izleyenler es geçebilir. Mikael Blomkvist, dürüst ve araştırmacı bir gazetecidir. Ancak bir haber için bir adamı suçlar ve delil yetersizliğinden suçlu konumuna, iftiracı konuma gelir. Bu buhranlı dönemde uzak bir adada yaşayan zengin bir iş adamından gelen teklifle uzaklaşmak ister. Teklif basittir. Kırk sene önce kaybolan torununun katilini ya da nasıl ortadan kaybolduğu araştırılması istenir. Tabii bu işi yaparken en büyük şüpheliler olan aileden gizlemek zorundadır. Bu yüzden de iş adamının biyografisini yazdığını söyler. 

Diğer yandan Lisbeth Salander'in hikayesini görürüz. Ejderha Dövmeli kız dediğimiz kişi budur. Onun sorunlu geçmişe dair ipuçlarını öğrenirken, bir yandan da travmatik günümüz yaşamını seyrederiz. Sapık gözetim memuruyla yaşadıklarını izlerken kanımız donar. Bu iki karakterin yolu, Blomkvist'in yardımcı istemesi sonucu, onu araştıran Lisbeth'e iş teklif etmesiyle başlar. Böylece bu ikili bu ailenin karanlık geçmişini incelemeye başlarlar. 


Anlattığımdan anlayacağınız gibi ilk filmin aynı senaryosunu görmekteyiz. Hatta sadece İngilizce'ye çevrildiğini söylesek çok da yanılmış olmayız. Pardon, küçük değişiklikleri unutmamak gerek. Örneğin Blomkvist, gerçek versiyonunda hapis yatmaya mahkum oluyor. Ancak İsveç kanunlarına göre belli bir süre veriliyor. Bunun neticesinde, bu verilen süreyi hayırlı değerlendireyim diye giriyor işe. Bu filmde hapis olayını tamamen çıkartmışlar. 

Oyuncular tamamen değiştirilmiş. Bunun dışında neredeyse her yeri İsveç yapımı filmin aynısı olmuş. Hatta kadrajların çoğu bile farklı değil. Kusura bakmayın ama bu kadar şeyin aynı olması sonucunda, kadrajların dahi farklılaşmamasıyla karşıma çıkıp, Fincher'ın The Girl with the Dragon Tattoo'su daha iyi derseniz komik olur. Çünkü bildiğiniz yönetmen kendine özgü bir film yapmak yerine kopyalamayı tercih etmiş. 


David Fincher'ın bu filmin devam filmlerini de kopyalayacağını duyurmasıyla, tam bir hayal kırıklığı yaşadım. Ne de olsa bir hata yapmışsın, bari ondan geriye dön. Ancak malum duygusal nedenlerle devam filmlerini de yönetmenimiz çekecek. Devam filmlerinin tek avantajı, TV filmi olarak tasarlanmış olduklarından Fincher'ın filmlerinin daha iyi olma ihtimalinin olmasıdır. Ancak bu film için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. 

Oyunculara geldiğimizde yan karakterleri oynayan oyuncularda hiç bir sorun yok. Yine kendilerine has oyunlarını sergilemişler. Ancak baş rollerde sorun var. Tamam İsveç yapımını izlemediyseniz film size iyi gelecektir. Hatta ilk önce bunu izleyip, sonra onu izlerseniz gönlünüzü buna kaptırabilirsiniz. Ama bir gerçek var ki; Lisbeth karakteri hiç olmamış. Hiç olmadığı gibi sırf karakterin ayrıksı yapısından kaynaklı Oscar'a bile aday oldu Rooney Mara. Ne de olsa filmde aşırı cinsel sahneler var. Bu sahneleri oynamak da yürek ister. Akademi de bu yürekliliği sever.


Gelelim Blomkvist'e... Daniel Craig, çok düz oynasa da o şaşkın bakışları filme tam adapte olamıyor gibi. Tamam sırıtmıyor. Ancak o kadar... Daha ötesine geçemiyor. Üstelik Mara ve Craig'in uyumu son derece soğuk durumda. İnandırıcılığını yitiriyor. Halbuki önceki filmdeki ikili bir nevi birbirleri için var gibiydiler. Bu yüzden de filmleri büyük başarı kazandı. 

Teknik açıdan Amerikan versiyon hemen hemen aynı olsa da, belki burun farkı önde olabilir. Filmin belki de en iyi kısmı jeneriği ve giriş müziği... Bu yüzden de bu ikiliyi birleştirdiğimizde, artı filmin genel müziklerini serpiştirdiğimizde öne çıkanlar sadece onlar oluyor. 


Sonuç olarak bence gereksiz bir kopya olmaktan öteye gidemeyen bir film. Amerikalıların sırf altyazı okuma alışkanlıkları yok diye, yapılan bu film; ilk filmdeki sıcaklığı aratan atmosferi ve uyumlu ikilisiyle, önceki filmin esprilerini dahi çalan yeniden yapım bana göre sınıfta kalıyor. Tabii kopya olmasını bir kenara itersek; ilk kez yapılsaydı övgüleri alabilirdi. Jeneriği için izleyecekseniz izleyin, aksi takdirde İsveç versiyonu huzurlarınızda...


Mikael Blomkvist: I may have found something. 
Frode: You're joking! What have you found? 
Mikael Blomkvist: The last time I reported on something without being absolutely sure I lost my life savings. 




Hiç yorum yok: