Kült, esas olarak “din” anlamında kullanılsa da, din ve sosyoloji bilimlerinde, çevrelerindeki kültür veya toplumun genel veya anaarterin dışı gördüğü inanç, uygulama veya ibadetlere kendini adamış bir birleşik insan topluluğuna verilen isimdir.

Kitsch, varolan bir tarzın aşağı bir kopyası olan sanatı sınıflandırmak-ifade etmek için kullanılan Almanca bir terimdir.

Klişe (Fransızca: Cliché) uzun süre çok fazla kullanılmış ve artık etkisini yitirmiş ifade, fikir ya da öğelerdir.

dans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2013 Cuma

Silver Linings Playbook (2012)




Silver Linings Playbook: Arızalı İnsanların Mutluluk Oyunları

            Amerikan sineması son yıllarda konu sıkıntısı çektiğinden dolayı; çizgi roman karakterlerinin filmleri, yurt dışında başarılı olmuş (hatta başarılı olmasına da gerek yok.) filmlerin yeniden çevrimleri ve şöhretli insanların biyografilerinden uyarlanan filmlere yönelmiş durumdalar. Tabii bu nedenle Amerika’nın sinema yapısı, belli başlı bazı örnekler dışında gün geçtikçe kötü filmler çöplüğüne dönüşmeye başladı. Bu sıkıntılı durumdan dolayı son on sene içinde Amerika yüzünü bağımsız sinemaya döndürmeye başladı. Bir nevi Amerikan sinemasının kurtarıcısı olarak görülen bu düşük bütçeli yapımlar, zamanla ivme kazanarak daha çok seyirciye hitap etmeye başlarken, ünlü yıldızlar için de bir tercih nedeni olmaya başladılar.

Bağımsız yapımların bu yükselişi, başta Oscar ödülleri olsun, çeşitli festivalin ilgisini çekmeye başladığından dolayı, daha çok bağımsız film izleme şansı yakalıyoruz. Sözün özü onca bağımsız film arasından bu yıl, Oscar’ların gözdelerinden biri olması beklenen Silver Linings Playbook, diğer bağımsız filmlere göre daha çok öne çıkmaya başladı. Gerek oyuncu ödülleri olsun, gerekse iri ufaklı adaylıkları olsun. Ses getiren bir filmin ayak seslerini duyuyoruz.

Hikayesi aslında çok uzak olunan bir konu değil. Kısaca özetlersek; Pat (Bradley Cooper) adında bir adam sinirlerine hakim olamayıp, karısını başka bir adamla uygunsuz olarak basınca, Pat dayanamaz ve adamı hastanelik duruma getirir. Tabii bu durum sonrasında Pat rehabilitasyon merkezine kendini toparlaması için yatırılır. Burada geçirdiği uzun aylardan sonra annesi Dolores (Jacki Weaver), oğlunun iyileştiğini varsayarak onu bu merkezden çıkartır. Bunun üzerine Pat, mahallesine döndüğünde yaşama uyum sağlamakta zorlanır. Çünkü ne davranış bozukluklarını yenebilmiştir, ne de karısına olan takıntısından vazgeçebilmiştir. Bu sorunlu adamı yeni birileriyle kaynaştırmak isteyen Pat’ın arkadaşı Randy, baldızı Tiffany’ı (Jennifer Lawrence) Pat’e ayarlamaya çalışır. Tabii hesaba katılmayan şey, Tiffany’nin de sorunlu geçmişidir. Pat bir yandan karısı Nikki’yi tekrardan elde etmenin planlarını kurarken, hayatına giren Tiffany adlı kızın arasında sıkışıp kalır.  


Hikayeye baktığımızda aslında çok yenilikçi bir şeyler olduğunu söyleyemeyiz. Hatta konuyu okuduğunuzda ağır bir drama ile karşı karşıya olduğunuzu bile sanabilirsiniz. Ancak işin aslı Silver Linings Playbook, kara mizah ile romantik komedi türünü kendi içinde harmanlayarak kendine ait yeni bir dünya yaratıyor. Bu dünyanın içinde kaybolup rahatsız da olabilirsiniz; tam tersine inanılmaz keyif de alabilirsiniz. Ben şahsen keyif alanlardanım. Filmin karakterlerinin vahim durumları öylesine eğlenceli ki, filmi izlerken zaman zaman benim eğlendiğim filme bak diyebilirsiniz. İşte tam bu noktada Amerikan sinemasının neden kurtarıcılarının bağımsız sinema olduğunu anlıyorsunuz: Arıza karakterler...

Son yıllarda bağımsız filmlere baktığımızda arıza karakterler sergisi diyebileceğimiz, tonla karakterle karşılaşıyoruz. Kimileri inandırıcı olup, külte dönüşürken; kimileri ise unutulup gidiyorlar. İşte filmimiz böyle karakterlerle çevrili bir film ve işin güzel yanı filmin genel kadrosu harika oynuyorlar.

Çoğunlukla Hangover filmleriyle tanınan ve irili ufaklı eğlencelik filmlerde boy gösteren Bradley Cooper, belki de ilk kez oyunculuğunu gösterme fırsatı buluyor. Ya da başka bir deyişle büyükler liginin dikkatini çekiyor. Oynadığı Pat karakteri, sürekli sorun çıkartan, huysuz, inanılmaz derecede takıntılı bir karakter olmasına rağmen Cooper ne yapıp edip, bu karakterin aynı zamanda sempatik olmasını da sağlamış. Karakterinin derinlerine inip onu gerçek bir insan haline getirmek kolay iş olmasa gerek ki, bu sene ödül törenlerinde bolca ismini duyuyoruz.


Tabii tüm övgüleri Bradley Cooper’a vermemek lazım. “Winter’s Bone” ile genç yaşta aldığı Oscar adaylığından sonra “Hunger Games” ile ününü pekiştirmeye başlayan filmin kadın oyuncusu Jennifer Lawrence, canlandırdığı Tiffany karakteri ile hem bir yandan güzelliğini sergilerken, bir yandan da meydan okurcasına Cooper’dan geri kalır yanım yok, ben daha arızalıyım demeyi başarıyor.

Özellikle son dönemdeki sönük işleriyle sinemaseverleri hayalkırıklığına uğratan usta oyuncu Robert De Niro’nun, uzun süreden beri en iyi oyunculuğuyla karşı karşıya olmak bile filmi izlenebilir kılan etmenlerden sadece biri sayılabilir. Bahis düşkünü, totemlere inanan baba karakteri, ana karakterlerden geri kalmayarak adeta filmin zaman zaman önemli rengi haline geliyor.

Animal Kingdom ile sükse yapıp Oscar’a aday olan Jacki Weaver, Rush Hour serisini çektikten sonra uzun süre ortalıkta pek gözükmeyen düşük çeneli Chris Tucker olsun, bir dönemin yeni Scarlett’ı ilan edilip sonra potansiyelini aşamayan Julia Stiles olsun, filmin her karakteri baş başına ayrı bir fenomen sayılabilir. Özellikle son saydığım bu üç oyuncu, sade oyunculuklarını elden bırakmayıp, diğerlerinin parlamasını sağladıkları için ayrı ayrı takdiri hak ediyorlar.


Filmin yönetmeni David O. Russell’ı ise henüz iki yıl önce çektiği Fighter filmiyle hatırlayabiliriz. Hatırlarsanız o filmde de güçlü oyunculuklar önplana çıkıyordu. Hatta Fighter filminin en çok konuşulan sahnesi haline gelen boksörümüzün kız arkadaşı ile annesi ve kız kardeşlerinin atışma sahneleri, bu filmin habercisi gibiymiş. Yine arızalı bir ile aile tablosunu bizlere gösteren yönetmen, belli ki bu tip aileleri ete kemiğe büründürmekten hoşlanıyor. Böyle harika bir şekilde hayata geçirebiliyorsa kim itiraz edebilir ki?

Silver Linings Playbook’un dünyasındaki insanların inandıkları şeyler sayesinde kendilerince oynadıkları mutluluk oyunları, senaryonun sürükleyici bir şekilde ilerlemesini sağlıyor. Özellikle filmin sonlarındaki büyük iddianın sonuçlarının ne olacağını düşünmek bile filmi izlemek için bir neden haline geliyor. Bradley Cooper ile Jennifer Lawrence ikilisinin dans sahneleri, beladan kaçmak isterken sürekli başı belaya giren Pat karakterinin düştüğü durumlar arasında, garip bir aşk hikayesinin varlığı, filmi her adımında ilginçleştiriyor. Özellikle de belli klişelere yüz vermeyip, akıllı hamlelerle beklenmeyen hamleler yapması filmin albenilerinden sayılabilir.

Kendi içindeki ironik sahneleri, kendine has karakterleri ve vaat ettiği eğlenceyi düşündüğünüzde, bu senenin izlenmesi gereken filmlerinden birisiyle karşı karşıya kalıyoruz. Filmi başka filmlerle karşılaştırmak istesem de, aslında içinde barındırdığı özellikleriyle Amerikan bağımsızlarının son on senesinden küçük küçük kırıntılar barındırıyor. Takıntılı insanların garip hayatlarına tanık olmak isterseniz ya da takıntılı derecede filmlere bağlıysanız bu sene kaçırmamanız gereken filmlerden biri de: Silver Linings Playbook’tur.




14 Mayıs 2012 Pazartesi

Dirty Girl (2010)


80'li yılların sonlarında kayıp kuşak olarak adlandırılan "generation x" doğru. Bu kuşağa mensup gençlerin en belirgin özellikleri, toplum tarafından dışlanmış olmaları ve geleceğe dair umutlarını yitirmiş olmalarıydı. Aileleriyle nesil sorunları yaşayan bu gençler, siteme karşı gelmeyi tercih eden küçük bir kesimdi. İşte o kuşağa adanmış bir filmle karşı karşıyayız. Bir dönem filmi olarak da adlandırabileceğimiz "Dirty Girl", yakın geçmişe kendi gözleriyle bakmayı tercih ediyor.


Ana karakterimiz Danielle, okulun edepsiz, kurallara karşı gelen asi kızıdır. Ancak bir gün cinsel eğitim dersinde o günün şartlarını düşündüğümüzde, çizgiyi fazla aşınca okul yönetimi tarafından ona bir teklif sunulur. Ya okuldan atılacaktır, ya da okulun ezik tayfasının barındığı az gelişmişler sınıfına düşürülme cezası alır. Burada Clarke ismindeki gençle eşleşir. Bu sınıfta verilen ödeve göre un paketinden hayali bir çocuğa bakmakla yükümlüdürler. Bir anda hayali anne baba rolüne üstlenen bu ikili, başlarda birbirlerinden hoşlanmasalar da zamanla arkadaş olmaya başlarlar. Tabii bu da başlarına iş açacaktır. Çünkü Danielle, o doğmadan onu terk eden babasını aramaya giderken Clarke'ı da peşinden sürükler. Bunun sonucunda maceradan maceraya koşan bir ikili izleriz. 


Filmin bir dönem filmi olduğunu belirtmiştik. Aynı zamanda filmimize yol filmi de denebilir. Başlarda bir okul filmi havasında başlayan film, daha sonra arkadaşlık temasıyla yoğrularak yol filmi kıvamına getiriliyor. Bununla beraber kovalamacada kaçınılmaz oluyor. Kovalamaca derken, bazı ayrıntıları kaçırdım sanırım. Clarke, eşcinselliğini saklamaya çalışan bir genç... Babasının erkek gibi davranmasını istediğinden sürekli dövdüğü Clarke, erkeksi yanını daha fazla çıkarırsa, babasının onu askeri okula göndermeyeceğini düşünüyor. Bu yüzden de Clarke kendini sınırlandırıyor. 


İşte bu yolculuk sayesinde kabuğundan çıkmaya başlayan Clarke, bir yandan eşcinselliğini keşfederken, bir yandan baştan pek yıldızları barışmayan Danielle'in kader ortağı oluyor. Tabii bu ikili arayış içindeki ruhlarıyla uğraşırken, bir yandan da onlara verilen günlüklerini doldurarak un paketi çocuklarına bir hayat vermeye çalışıyorlar. Bunu takiben striptiz kulüpleri, otostpçu maceraları ve hayal kırıklıklarıyla deneyimlenen maceralar seyri ortaya çıkıyor. Tabii babanın öfkeli halinden dolayı, Clarke'ın annesi bir anlamda oğluna uzun zamandır veremediği şefkati vermeye çalışıyor. Ne de olsa anneler, çocukları nasıl hissederse hissetsin; bu katı dönemde bile oğullarının iyiliğini isterler. 


Juno Temple ve Jeremy Dozier'in canlandırdığı bu garip karakterlere, ilginç bir şekilde yan karakterlerde ufak bir yıldızlar kadrosu eşlik ediyor. Milla Jovovich, Mary Steenburgen, William H Macy ve Dwight Yoakam filmin ağır topları konumundalar. Daha doğrusu oyunculuk gösteren kişilerin tarafındalar. Çünkü film oyunculuk bakımından çok da hayra alamet değil. Karakterlerin abartılı çizilen mizaçları, buna ek olarak yapmacıklık düzeyinde seyreden duygusal anlarla beraber film bir anlamda ne yapacağını bilmeyen bir çocuk gibi. 


Yönetmenin kadınsı duygularla filmi fazla kişiselleştirdiğini söyleyebiliriz. Ancak yarattığı dünyanın bir tür kırmasından çok ucubeye benzemesi, tuhaf bir sinema deneyimi yaşamamıza neden oluyor. Özellikle fragmanı izlemişseniz, filmden beklentiniz yüzde 90 oranında eğlencelik komedi olacaktır. Ancak film bildiğiniz okul filmi gibi başlayan ama yol filmine dönüşen; komedi gibi başlayıp gençlik dramasına evrilen bir yaratık... Üstelik bu tür değişimler takdir toplayan şeyler olur. Ancak bu film bayağı bir yaklaşımla bu istediği takdirin kıyısından bile geçememiş. Çünkü gayet atmosferini tutturamamış bir film... 


Tamam çöp film kategorisine koyulamaz bu film. Ancak daha yükseğine de layık göremeyeceğimiz için, sıkışmış bir filmin içinde kalıyoruz. Bu yüzden de duygularımızla dahi oynayamıyor film. Dirty Girl, son derece şuursuz bir film olmaktan öteye gidemiyor. Bu yüzden de izleyecek film bulamıyorsanız deneyin. Aksi takdirde izlerken dahi kendinizi tuhaf hissedebilirsiniz, çünkü kaybolmamak elinizde olmaz. 




2 Nisan 2012 Pazartesi

La fée (2011)



Her insan hayatını yaşantısı farklıdır. Kimileri sade bir yaşamı tercih ederken, kimilerinki ise gösterişlidir. Lüks zevklere sahiplerdir. Hikayemizdeki insanlar ise ilk kategoriye giriyorlar. Çünkü hayatlarında basit istekleri var. Bu yüzden de insanlarla iletişimleri son derece yalınken, kendi içlerinde de olabildiğince absürtler. 


"Rumba" isimli filmle hatırı sayılır bir kitleyi güldürmeyi başaran Dominique Abel, Fiona Gordon ve Bruno Romy üçlüsü, bu sefer de insanları kendilerine özgü mizah tarzlarıyla güldürmeyi başarıyorlar. Üstelik bu samimi sıcacık filmi yaparken, olabildiğince az diyaloğa yer vermeye çalışıyorlar. Ne de olsa sinema görüntü sanatıdır öyle değil mi?




Filmimizin konusuna gelirsek; Dom, bir otelde resepsiyonda çalışmaktadır. Sürekli zinciri atan bir bisikleti vardır. Bu yüzden de sürekli yolda kalır, ya da işine geç kalır. Genelde gece vardiyalarına bakan kişidir. Bir gece Fiona adında bir kadın otelde bir oda ister. Bir yandan da kendisinin bir peri olduğunu ve ona üç dilek hakkı verdiğini belirtir. Dom o an kadının dediklerine inanmasa da, başına gelen talihsiz bir kaza sırasında haber vermediği halde Fiona'nın onu kurtarmak üzere gelmesiyle, kafasında şüpheler oluşur. Bu ikili arasında yavaş yavaş gelişen aşk ilişkisi sonucunda olaylar karışmaya başlar. Çünkü bir grup Afrikalı göçmen, köpeğine tapan garip bir turist ve kör bir bar işletmecisinin katılımıyla komedi dozu yükselecek ve birbirinden absürt olaylar üst üste gelecektir. 




Yıllardan yine 2011 ve yine Le Havre'dayız. Fransa'nın kuzeybatısında, Sen nehrinin kenarındaki bu sahil şehri, birbirinden başarılı iki absürt filme ev sahibi oluyor. Geçtiğimiz aylarda incelediğimiz Aki Kaurismaki'nin "Le Havre"'ından sonra, şimdi de kendileri pişirip her şeyini kendileri yapan oyuncu- senarist - yönetmen üçlüsü Dominique Abel, Fiona Gordon ve Bruno Romy'in "La fee - Aşk Perisi"'ne dekor oluşturuyor. 


Film o kadar samimi bir tablo içerisinde ki, sanki tanıdığınız kişilerin evlerinde çektiği bir film havası yaratıyor. Öyle ki filmin oyuncularının isimleri de kendi isimlerinden alıntı olunca, bu hamarat insanlara gıpta etmeden kendinizi alamıyorsunuz. Daha önceki filmlerindeki gibi bu filmde de baş rolleri kendilerine ayırtmışlar. Bununla kalmayıp mizah anlayışlarını sonuna kadar filmlerine adapte etmişler. Üstelik filmlerinde dansı da eksik etmeden yardımlaşmanın önemini vurgulayarak bizlere eğlenceli vakit geçirtmeye çalışıyorlar. 






Özellikle durumlara yaklaşımları çok başarılı ve ilgiyi hak ediyor. Örneğin bir ketçap kapağından merak unsuru yaratmayı becerirken, yürüyen çanta, uçan adam gibi olayları filmin kendi iç yapısında doğal karşılıyorlar. Aşkın gözü kördür diye bir barın işletmecisini kör bir adam yaparak ironik bir çizginin tatlı tonunda kalmayı bilirlerken, hayalleri küçük karakterleriyle insanın yüzüne biraz olsun tebessüm getirmeyi hedefliyorlar. Ana karakterimiz Dom, kıyafetlerini çalan mülteciye koşarak onlar benim kıyafetlerim diyerek, üzerinden kirli kıyafetleri alarak üzerine giyebiliyor. Tabii kendisinin üzerindekileri de mülteciye veriyor. Böylece yeni kıyafetlerle mülteci, eski kıyafetlerle kendisi mutlu olabiliyor. 


Sözün özü sıcak yüreklerden çıkan bu fantastik absürt komedi, sinemanın dilini iyi kullanmayı başarıyor. Üstelik bunu hiç bir şekilde istismar etmeden en doğal halleriyle yapıyor. Dans, komedi, suç (ama iyi niyetli suç) türlerini harmanlayarak da, pişman olmayacağınız bir filmi bizlere sunuyor. Bu tatlı filmi herkese tavsiye ederim. Hatta İstanbul Film Festivali'nde yakalayabilirsiniz...