Kült, esas olarak “din” anlamında kullanılsa da, din ve sosyoloji bilimlerinde, çevrelerindeki kültür veya toplumun genel veya anaarterin dışı gördüğü inanç, uygulama veya ibadetlere kendini adamış bir birleşik insan topluluğuna verilen isimdir.

Kitsch, varolan bir tarzın aşağı bir kopyası olan sanatı sınıflandırmak-ifade etmek için kullanılan Almanca bir terimdir.

Klişe (Fransızca: Cliché) uzun süre çok fazla kullanılmış ve artık etkisini yitirmiş ifade, fikir ya da öğelerdir.

romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2013 Cuma

Silver Linings Playbook (2012)




Silver Linings Playbook: Arızalı İnsanların Mutluluk Oyunları

            Amerikan sineması son yıllarda konu sıkıntısı çektiğinden dolayı; çizgi roman karakterlerinin filmleri, yurt dışında başarılı olmuş (hatta başarılı olmasına da gerek yok.) filmlerin yeniden çevrimleri ve şöhretli insanların biyografilerinden uyarlanan filmlere yönelmiş durumdalar. Tabii bu nedenle Amerika’nın sinema yapısı, belli başlı bazı örnekler dışında gün geçtikçe kötü filmler çöplüğüne dönüşmeye başladı. Bu sıkıntılı durumdan dolayı son on sene içinde Amerika yüzünü bağımsız sinemaya döndürmeye başladı. Bir nevi Amerikan sinemasının kurtarıcısı olarak görülen bu düşük bütçeli yapımlar, zamanla ivme kazanarak daha çok seyirciye hitap etmeye başlarken, ünlü yıldızlar için de bir tercih nedeni olmaya başladılar.

Bağımsız yapımların bu yükselişi, başta Oscar ödülleri olsun, çeşitli festivalin ilgisini çekmeye başladığından dolayı, daha çok bağımsız film izleme şansı yakalıyoruz. Sözün özü onca bağımsız film arasından bu yıl, Oscar’ların gözdelerinden biri olması beklenen Silver Linings Playbook, diğer bağımsız filmlere göre daha çok öne çıkmaya başladı. Gerek oyuncu ödülleri olsun, gerekse iri ufaklı adaylıkları olsun. Ses getiren bir filmin ayak seslerini duyuyoruz.

Hikayesi aslında çok uzak olunan bir konu değil. Kısaca özetlersek; Pat (Bradley Cooper) adında bir adam sinirlerine hakim olamayıp, karısını başka bir adamla uygunsuz olarak basınca, Pat dayanamaz ve adamı hastanelik duruma getirir. Tabii bu durum sonrasında Pat rehabilitasyon merkezine kendini toparlaması için yatırılır. Burada geçirdiği uzun aylardan sonra annesi Dolores (Jacki Weaver), oğlunun iyileştiğini varsayarak onu bu merkezden çıkartır. Bunun üzerine Pat, mahallesine döndüğünde yaşama uyum sağlamakta zorlanır. Çünkü ne davranış bozukluklarını yenebilmiştir, ne de karısına olan takıntısından vazgeçebilmiştir. Bu sorunlu adamı yeni birileriyle kaynaştırmak isteyen Pat’ın arkadaşı Randy, baldızı Tiffany’ı (Jennifer Lawrence) Pat’e ayarlamaya çalışır. Tabii hesaba katılmayan şey, Tiffany’nin de sorunlu geçmişidir. Pat bir yandan karısı Nikki’yi tekrardan elde etmenin planlarını kurarken, hayatına giren Tiffany adlı kızın arasında sıkışıp kalır.  


Hikayeye baktığımızda aslında çok yenilikçi bir şeyler olduğunu söyleyemeyiz. Hatta konuyu okuduğunuzda ağır bir drama ile karşı karşıya olduğunuzu bile sanabilirsiniz. Ancak işin aslı Silver Linings Playbook, kara mizah ile romantik komedi türünü kendi içinde harmanlayarak kendine ait yeni bir dünya yaratıyor. Bu dünyanın içinde kaybolup rahatsız da olabilirsiniz; tam tersine inanılmaz keyif de alabilirsiniz. Ben şahsen keyif alanlardanım. Filmin karakterlerinin vahim durumları öylesine eğlenceli ki, filmi izlerken zaman zaman benim eğlendiğim filme bak diyebilirsiniz. İşte tam bu noktada Amerikan sinemasının neden kurtarıcılarının bağımsız sinema olduğunu anlıyorsunuz: Arıza karakterler...

Son yıllarda bağımsız filmlere baktığımızda arıza karakterler sergisi diyebileceğimiz, tonla karakterle karşılaşıyoruz. Kimileri inandırıcı olup, külte dönüşürken; kimileri ise unutulup gidiyorlar. İşte filmimiz böyle karakterlerle çevrili bir film ve işin güzel yanı filmin genel kadrosu harika oynuyorlar.

Çoğunlukla Hangover filmleriyle tanınan ve irili ufaklı eğlencelik filmlerde boy gösteren Bradley Cooper, belki de ilk kez oyunculuğunu gösterme fırsatı buluyor. Ya da başka bir deyişle büyükler liginin dikkatini çekiyor. Oynadığı Pat karakteri, sürekli sorun çıkartan, huysuz, inanılmaz derecede takıntılı bir karakter olmasına rağmen Cooper ne yapıp edip, bu karakterin aynı zamanda sempatik olmasını da sağlamış. Karakterinin derinlerine inip onu gerçek bir insan haline getirmek kolay iş olmasa gerek ki, bu sene ödül törenlerinde bolca ismini duyuyoruz.


Tabii tüm övgüleri Bradley Cooper’a vermemek lazım. “Winter’s Bone” ile genç yaşta aldığı Oscar adaylığından sonra “Hunger Games” ile ününü pekiştirmeye başlayan filmin kadın oyuncusu Jennifer Lawrence, canlandırdığı Tiffany karakteri ile hem bir yandan güzelliğini sergilerken, bir yandan da meydan okurcasına Cooper’dan geri kalır yanım yok, ben daha arızalıyım demeyi başarıyor.

Özellikle son dönemdeki sönük işleriyle sinemaseverleri hayalkırıklığına uğratan usta oyuncu Robert De Niro’nun, uzun süreden beri en iyi oyunculuğuyla karşı karşıya olmak bile filmi izlenebilir kılan etmenlerden sadece biri sayılabilir. Bahis düşkünü, totemlere inanan baba karakteri, ana karakterlerden geri kalmayarak adeta filmin zaman zaman önemli rengi haline geliyor.

Animal Kingdom ile sükse yapıp Oscar’a aday olan Jacki Weaver, Rush Hour serisini çektikten sonra uzun süre ortalıkta pek gözükmeyen düşük çeneli Chris Tucker olsun, bir dönemin yeni Scarlett’ı ilan edilip sonra potansiyelini aşamayan Julia Stiles olsun, filmin her karakteri baş başına ayrı bir fenomen sayılabilir. Özellikle son saydığım bu üç oyuncu, sade oyunculuklarını elden bırakmayıp, diğerlerinin parlamasını sağladıkları için ayrı ayrı takdiri hak ediyorlar.


Filmin yönetmeni David O. Russell’ı ise henüz iki yıl önce çektiği Fighter filmiyle hatırlayabiliriz. Hatırlarsanız o filmde de güçlü oyunculuklar önplana çıkıyordu. Hatta Fighter filminin en çok konuşulan sahnesi haline gelen boksörümüzün kız arkadaşı ile annesi ve kız kardeşlerinin atışma sahneleri, bu filmin habercisi gibiymiş. Yine arızalı bir ile aile tablosunu bizlere gösteren yönetmen, belli ki bu tip aileleri ete kemiğe büründürmekten hoşlanıyor. Böyle harika bir şekilde hayata geçirebiliyorsa kim itiraz edebilir ki?

Silver Linings Playbook’un dünyasındaki insanların inandıkları şeyler sayesinde kendilerince oynadıkları mutluluk oyunları, senaryonun sürükleyici bir şekilde ilerlemesini sağlıyor. Özellikle filmin sonlarındaki büyük iddianın sonuçlarının ne olacağını düşünmek bile filmi izlemek için bir neden haline geliyor. Bradley Cooper ile Jennifer Lawrence ikilisinin dans sahneleri, beladan kaçmak isterken sürekli başı belaya giren Pat karakterinin düştüğü durumlar arasında, garip bir aşk hikayesinin varlığı, filmi her adımında ilginçleştiriyor. Özellikle de belli klişelere yüz vermeyip, akıllı hamlelerle beklenmeyen hamleler yapması filmin albenilerinden sayılabilir.

Kendi içindeki ironik sahneleri, kendine has karakterleri ve vaat ettiği eğlenceyi düşündüğünüzde, bu senenin izlenmesi gereken filmlerinden birisiyle karşı karşıya kalıyoruz. Filmi başka filmlerle karşılaştırmak istesem de, aslında içinde barındırdığı özellikleriyle Amerikan bağımsızlarının son on senesinden küçük küçük kırıntılar barındırıyor. Takıntılı insanların garip hayatlarına tanık olmak isterseniz ya da takıntılı derecede filmlere bağlıysanız bu sene kaçırmamanız gereken filmlerden biri de: Silver Linings Playbook’tur.




25 Eylül 2012 Salı

W.E. (2011)


Bazı insanlar aşkları için fedakarlık yaparlar. Kimisi hayatını sevdiğine endeksler, onun biçimlendirmesine göre  hayatını şekillendirir. Kimisi için arkada kalmak fedakarlıktır. Sevdiğine uzaktan bakmayı tercih eder. İşte bu tercihler insanların zayıflıklarını ortaya çıkarır. Çünkü insan zayıflıkları sayesinde acizdir. Bu yolla güçlü olmayı öğrenir. Bu eski zamanlardan beri böyle gelmiştir. Belki de bu yüzden "W.E."'nin yönetmeni Madonna bu hikaye üzerine yoğunlaştı ve sevdiğiniz için ne kadar ileri gidebilirdiniz sorusunu yöneltti bizlere. 

King's Speech tüm dünya üzerinde çok sevilen bir hale geldi. Birçok festivalde ödülleri topladı. Özellikle de Amerika'da insanları büyüledi. Bu kekeme kral hikayesinde arka plana atılan bir yan hikaye vardı. Kral George'un krallığa hazır olmadığı dönemde aslında ilk varis Kral Edward'dı. Ancak kraliyet ailesinin hoş görmediği evli bir kadınla ilişkisi olan Edward, bu kadın için kraliyeti reddedip, kral hakkını kardeşine devrederken, kekeme kral efsanesi doğuyordu. İşte bu süreci başlatan Edward'ın aslında krallığı reddetmeye varan bir aşk hikayesi vardı. İlgi çekici olan da buydu işte. 


Bu hikayeyi belki de erkek gözüyle anlatılabilirdi ama yönetmen Madonna olduğu için o kadınların gözünden bakmayı tercih etti. Çünkü aslında önemli olan fedakarlığı kimin yaptığıydı. Mükemmel hayatını reddedip gelen Kral Edward mı daha fedakardı, yoksa İngiltere'nin en nefret edilen kadını olmayı göze alan Wallis isimli kadın mı? İşte temelinde insanların göremediğini görmeye çalışıldı. Bu kadın gerçekten kimdi ve tarihe damga vurabilecek nitelikteydi? Zamanın akışını değiştiren bu kadına yakından göz atmak istedi belki de. 

Tabii bunca detayı görürken, aslında hedeflenen bu olayı bir dönem filmine hapsetmek değildi. İç dünyaların keşfetmekti. Bunca olaydan sonra kendi içlerinde depresif bir kırılganlığa varan bu travmatik olayın ardındaki gerçekler nelerdi? Bu gerçeklerin temelinde gerçekten bir aşk hikayesi mi vardı, yoksa hatalar zincirinin dolarak insanların boynuna dolanmasını mı izlemiştik? Bu ve bunun gibi soruların cevapları, belki de bu olayı psikolojik ve içsel bir yolculuğun içinden geçip analiz etmekte yatıyordu. "W.E." de bu tezi sorgulamayı deniyor. 


Filmin konusuna kısaca değinmemiz gerekirse; filmimizin iki kadının farklı olaylarını iç içe geçirmeyi deniyor. Hayattaki inişleri, çıkışları, mutlulukları, hüzünleri, travmaları... İki kadının ismi de aynı Wallis ya da Wally... Bu karakterlerden biri kraliyet tahtını sevdiği kadın için terk eden Edward'ın müstakbel sevgilisi Wallis... Diğer kadın ise kraliyetin en sevmediği kadından ismini alan Wally... Annesi ona bu ismi vermiş. Yakın dönemde kocasıyla problemler yaşıyor. Başarılı kocasının gölgesi altında, sadece bir kuklaya dönen Wally, bir çocuğunun olmasını istiyor. Ancak kocası onun baskısından sıkıldığından başka kadınlarla aldatıyor onu. Wally ise Wallis'in eşyalarının açık arttırmaya sunulduğu bir müzayedeye gidiyor. Burada Rus güvenlik görevlisi Evgeni ile yakınlaşıyor. Bu iki kadının yaşamları paralel bir şekilde iç içe seyirciye sunuluyor. 

İki kadının da başlarındaki dertler, erkeklerden çektiği dertlerden kaynaklanıyor. Wallis ilk kocasından dayak yiyerek çocuğunu düşürüyor. Kocasının işkencelerine dayanamayan Wallis onu terk ediyor. Bir davette tanıştığı prens Edward'a gönlünü kaptırıyor. Tabii Edward da ona boş değil. Ancak belli tabuların kıskacında kaybolmaya müsait insan ruhları, zorlukların engebeleri altında boğulmamaya çalışıyor. Edward da başka bir insan olmak istiyor. Bu yüzden de kendi adı yerine David ismini kullanıyor. Böylece ait olmadığını düşündüğü kraliyete karşı içsel bir isyanda bulunuyor. Nitekim bu içsellik, daha sonra dışavurum  sonucunda faal bir hamle oluyor. 


Diğer kadın Wally ise kocasının oyuncağı gibi. Güzelliğini davetlerde gösterecek, sevişilecek ama kadınca isteklerde bulunmayacak... Hatta değer verdiği bazı eşyaları almak istese dahi, bu statü sorununa dönüşecek. Çünkü Wally, kocası istediği için çalışmıyor. Böylece kontrolü ona veriyor. Tabii bunca kontrol, güç bir erkeğin egosunu olabildiğince şişirince, doğal olarak Wally'nin sahibi sanıyor. Bu nedenle de aldatmalar, hoşgörüsüzlükler ve tahammülsüz bir zihniyet ortaya çıkıyor. Çünkü erkekler hükmeder ve ne isterse o olur. 

Wally ise kırılgan bir kadın sonuçta. Sevgiyi, ona sahip çıkabilecek bir erkeği arıyor. Onun değerlerine sahip çıkacak bir adamı arıyor. İşte o anda bir güvenlik görevlisi, tüm özgüveniyle kendini Wally'e adamaya başlıyor. Onu kaybettiği eşine benzetiyor. Bu yüzden de iki kat değerli bakıyor. Wally'nin değer verdiği iş hayatına, ilgisine destek oluyor. Bir kadının belki de aradığı en büyük desteği ortaya koyuyor. 


Madonna, bu kırılgan kadınların hayatlarını paralel bir kurguyla, muhteşem görüntülerle bir araya getiriyor. Film ilk karışık gelebilir. Çünkü kurgusundaki oyunlar, zaman zaman görsel anlatımın doruklara yerleştiği ve diyalogların anlamsızlaştığı bir serüvene dönüşüyor. Abbie Cornish, Andrea Riseborough, Richard Coyle ve James D'Arcy, olgun oyunculuklarıyla filmi sürüklemeyi iyi beceriyorlar. Filmde kullanılan kimi planlar, görsel bir ziyafet çekmenize neden oluyor. Bu yüzden de görüntü yönetmeni Hagen Bogdanski, sanat yönetmeni Steven Lawrence çok iyi işler çıkarmışlar. 

Filmin senaryosunda belli sorunlar var ama yine de görselliği ile izlenmeyi hak eden bir film. Çok sözler ediliyor, ama siz izlemeden karar vermeyin. Bu yaralı aşk hikayesine odaklanın, kadın cephesinden iyi bir drama izleyin. "W.E" ilk tahlilde denenmesi gereken bir deneyim. Bana göre senaryosu dışında, uzuzn süresi biraz falso olabilir, yine de kendini izlettiriyor. İyi seyirler... 



Edward: How do you find living in England Mrs Simpson? 
Wallis Simpson: I'm always cold. 
Edward: Maybe you need someone to keep you warm? 
Wallis Simpson: Isn't that what husbands are for?





14 Nisan 2012 Cumartesi

Katmandú, un espejo en el cielo (2011)



Eğitim her dönem için önemli bir şeydir. Genelde gelişmiş toplumlarda iyi eğitimli insanlar, kendilerine göre eğitimsiz insanları yönetirler. Hayatın içinde bir yerlere gelmek için eğitim önemli bir statü göstergesidir. İşte bu yüzden az gelişmiş ülkelere bakıldığında yokluklar ve fakirlikler ortaya çıkar. 


Nepal, her ne kadar bir grup için tatil yeri ismi gibi görünse de, kendi içinde toplumsal sorunları olan otantik bir ülkedir. Bu yüzden de oranın yaşam koşulları ele alındığında, insanların göremediği bazı haksızlıklar ortaya çıkar. Eğitimsizlik... Öyle ki her insanın eğitim hakkı olsa da, bu ülke topraklarında bir dönem bu mümkün değildi. İşte biz de tam bu hikayeyi anlatıyoruz. 




Laia, Nepal'de görev yapan Katalan bir öğretmendir. Burada özel bir okulda çocuklara eğitim vermektedir. Ancak yeni dönem için vizesi bitmektedir. Bu yüzden de sınır dışı edilmemek için tek çare oradan bir adamla evlenmek gibi görünür. Bu yüzden formalite şeklinde Tsering isimli bir adamla evlenir. Böylece çalışma hayatına döneceği sırada, en iyi öğrencisinin okuldan atıldığını fark eder. Artık okulun ücretini karşılayamıyordur. Laia, bu durumu araştırınca aslında Nepal kültüründe dışlanan fakir bir kesimin olduğunu fark eder. Uğursuzluk getirdiğine inanıldığı için bu aileler dışlanmaktadır. okuyamayan ve açlık mücadelesi veren bu çocuklar, ya ağır işlerde çalıştırılıyor ya da hayat kadını olarak pazarlanıyorlardır. Bunun üzerine Laia bu çocuklara eğitim vermeye karar ve onlar için savaşacaktır. En büyük destekçisi de mantıken evlendiği ama aşık olduğu Tsering'tir. 




Film başlı başına bir sosyal sorumluluk projesini andırıyor. Böyle sosyal meselelere el atmayı seven Iciar Bollain, yine bir insanlık ayıbına parmak basıyor. Zor şartlar altında büyüyen çocuklar için mücadele eden bir kadının mücadelesini açıkça gözler önüne sunuyor. 


Özelliikle de Nepal kültüründe var olan batıl inançlar, büyüler ve bunun gibi çarpıcı öğeleri kullanırken, derince olmasa da ülkenin geleneksel yapısını adetlerin bir kısmını göstererek bizlere görsel zenginlikler yaratıyor. Dikkat çekici düğün ve ölüm törenleri filmin en can alıcı noktalarını oluşturuyor. Zaman zaman flashbacklerle anlatılmak istenen öğretmen Laia'nın zorlu geçmişi kısa kısa bizlere iletilirken, hayat amacını bu sahnelerden yola çıkarak belirlediğini anlayabiliyoruz. 




Filmin artıları olduğu gibi, eksileri de yok değil. Öncelikle eksilerden başlayalım. Filmin en büyük eksi tarafı son derece yapmacık duran Tsering ve Laia aşkı... Birbirleriyle ilgilenme süreçleri kısa tutularak, inandırıcılığını yitiren bir çift portresi sunuyorlar. Buna paralel olarak her ne kadar Laia karakterini oynayan Veronica Echegui, kendini hırpalarcasına oyunculuğunu sergilese de, filmin her yükünün altından kalkamıyor. Özellikle de bu ilişkinin.... 


Sharmila karakteri ise filmin jokeri konumunda, ilk olarak eğitim düzenini eleştiren bir karakter olarak öne çıksa da, sonrasında ataerkil düzenin verdiği kendi dünyevi dertlerinin peşine düşüyor. Bu çevrede erkek evlat doğurmanın önemi vurgulanırken, kadınlar zorlu kaderleriyle baş başa kalmalarının özetini bizlere sunuyor. Bimala, Kiusulu gibi karakter filmde dramatik yoğunluğun olduğu kısımların yükünü sırtlarında taşımaya çalışırken; çocuk oyuncular filmin gizli kahramanları konumundalar. 




Bir yandan da ilk çalıştığı okuldaki insanlar, memurlar ve bunun gibi devlete bağlı kurumların rüşvetlerle ilerleyen yozlaşan sistemi tüm çıplaklığı ile sergilemeye çalışıyor. Nitekim bu olayı evrensel boyutlara iterek sosyal yardımlaşmanın önemini ve yapılamayacak hiç bir şeyin var olmadığını anlatmaya çalışıyor. kızları okula gönder sloganın Nepalcesini bu filmde bulmamız mümkün. 


Filmin sürükleyici kurgusu, belki de filmin en büyük silahı... Bu yüzden de izleyici zamanın farkına varmazken, bir yandan duygusal anlara tanık oluyor. İşte bunlar da filmin artıları denilebilir. Doğa güzelliğinin verdiği görüntüler, görüntü yönetimine kolaylık sağlarken, aile olmanın önemine vurgu yapmayı unutmuyor film...




Sonuç olarak yerinde verdiği sosyal mesajlarıyla, kurgusunun verdiği akıcılığı iyi değerlendiriyor film. Popüler bir sinema örneği olmaktan kaçınamasa da, en azından yararlı işlere parmak basarak, kendince görevini yapan son derece dokunaklı bir dramla baş başayız. Üstelik de hızlı tercih edilen dil, ilişki bazında falso verse de, izleyici için avantaja dönüşüyor. Farklı ülkelerin sorunlarını, geleneklerini keşif için iyi bir seçim olarak nitelendirebilirim. 








2 Nisan 2012 Pazartesi

La fée (2011)



Her insan hayatını yaşantısı farklıdır. Kimileri sade bir yaşamı tercih ederken, kimilerinki ise gösterişlidir. Lüks zevklere sahiplerdir. Hikayemizdeki insanlar ise ilk kategoriye giriyorlar. Çünkü hayatlarında basit istekleri var. Bu yüzden de insanlarla iletişimleri son derece yalınken, kendi içlerinde de olabildiğince absürtler. 


"Rumba" isimli filmle hatırı sayılır bir kitleyi güldürmeyi başaran Dominique Abel, Fiona Gordon ve Bruno Romy üçlüsü, bu sefer de insanları kendilerine özgü mizah tarzlarıyla güldürmeyi başarıyorlar. Üstelik bu samimi sıcacık filmi yaparken, olabildiğince az diyaloğa yer vermeye çalışıyorlar. Ne de olsa sinema görüntü sanatıdır öyle değil mi?




Filmimizin konusuna gelirsek; Dom, bir otelde resepsiyonda çalışmaktadır. Sürekli zinciri atan bir bisikleti vardır. Bu yüzden de sürekli yolda kalır, ya da işine geç kalır. Genelde gece vardiyalarına bakan kişidir. Bir gece Fiona adında bir kadın otelde bir oda ister. Bir yandan da kendisinin bir peri olduğunu ve ona üç dilek hakkı verdiğini belirtir. Dom o an kadının dediklerine inanmasa da, başına gelen talihsiz bir kaza sırasında haber vermediği halde Fiona'nın onu kurtarmak üzere gelmesiyle, kafasında şüpheler oluşur. Bu ikili arasında yavaş yavaş gelişen aşk ilişkisi sonucunda olaylar karışmaya başlar. Çünkü bir grup Afrikalı göçmen, köpeğine tapan garip bir turist ve kör bir bar işletmecisinin katılımıyla komedi dozu yükselecek ve birbirinden absürt olaylar üst üste gelecektir. 




Yıllardan yine 2011 ve yine Le Havre'dayız. Fransa'nın kuzeybatısında, Sen nehrinin kenarındaki bu sahil şehri, birbirinden başarılı iki absürt filme ev sahibi oluyor. Geçtiğimiz aylarda incelediğimiz Aki Kaurismaki'nin "Le Havre"'ından sonra, şimdi de kendileri pişirip her şeyini kendileri yapan oyuncu- senarist - yönetmen üçlüsü Dominique Abel, Fiona Gordon ve Bruno Romy'in "La fee - Aşk Perisi"'ne dekor oluşturuyor. 


Film o kadar samimi bir tablo içerisinde ki, sanki tanıdığınız kişilerin evlerinde çektiği bir film havası yaratıyor. Öyle ki filmin oyuncularının isimleri de kendi isimlerinden alıntı olunca, bu hamarat insanlara gıpta etmeden kendinizi alamıyorsunuz. Daha önceki filmlerindeki gibi bu filmde de baş rolleri kendilerine ayırtmışlar. Bununla kalmayıp mizah anlayışlarını sonuna kadar filmlerine adapte etmişler. Üstelik filmlerinde dansı da eksik etmeden yardımlaşmanın önemini vurgulayarak bizlere eğlenceli vakit geçirtmeye çalışıyorlar. 






Özellikle durumlara yaklaşımları çok başarılı ve ilgiyi hak ediyor. Örneğin bir ketçap kapağından merak unsuru yaratmayı becerirken, yürüyen çanta, uçan adam gibi olayları filmin kendi iç yapısında doğal karşılıyorlar. Aşkın gözü kördür diye bir barın işletmecisini kör bir adam yaparak ironik bir çizginin tatlı tonunda kalmayı bilirlerken, hayalleri küçük karakterleriyle insanın yüzüne biraz olsun tebessüm getirmeyi hedefliyorlar. Ana karakterimiz Dom, kıyafetlerini çalan mülteciye koşarak onlar benim kıyafetlerim diyerek, üzerinden kirli kıyafetleri alarak üzerine giyebiliyor. Tabii kendisinin üzerindekileri de mülteciye veriyor. Böylece yeni kıyafetlerle mülteci, eski kıyafetlerle kendisi mutlu olabiliyor. 


Sözün özü sıcak yüreklerden çıkan bu fantastik absürt komedi, sinemanın dilini iyi kullanmayı başarıyor. Üstelik bunu hiç bir şekilde istismar etmeden en doğal halleriyle yapıyor. Dans, komedi, suç (ama iyi niyetli suç) türlerini harmanlayarak da, pişman olmayacağınız bir filmi bizlere sunuyor. Bu tatlı filmi herkese tavsiye ederim. Hatta İstanbul Film Festivali'nde yakalayabilirsiniz...







3 Şubat 2012 Cuma

Zenne (2011)



İnsanlar iki cinsiyetli doğar. Ya erkek, ya da kadın olurlar. Bu genel bilinen kanıdır. İnsanların dayattığı kıstasların sonucunda akılda kalan kelimelerdir. Bu yüzden de bu kalıplaşmış cümlenin dışına çıkıldığında olaylar başlar. İnsanlar tabularını yıkmak zorunda kalırlar. Yıkılamayan tabular da tahammülsüzlüğe neden olur. 


Zenne, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'deki eşcinsel sorununa parmak basıyor. Tabii sorun demek ne kadar doğrudur bilinmez ama sorun denilmesinin temel sebebi, eşcinselliği sorun gören insan zihniyetinden kaynaklanmaktadır. Bu yüzden de tabir kıstaslar içerisinde vuku bulan deyişleriyle sunulur. 




Eşcinsellik, gaylik, homoseksüellik, gay, lezbiyenlik, kendi cinsine ilgi duyulması ve bunun gibi tonla argo tabirle tanımlayabileceğimiz bu olay, yılların geçmesine rağmen hala bazı ülkelerdeki kadar rahat telaffuz edilemeyen bir konu haline gelmiştir. 


Bu yüzden de belki de ilk başta üçüncü cins olarak gösterilen bu türe daha evrensel yaklaşmak gerekiyor. Temelinde bu kişilerin de insan olduğu gerçeğini unutmamak ve seçimlere karşı saygılı olmak, yaşam dengesini sağlayacak unsurların başında geliyor. Zenne filmi de bu bakış açısıyla baş karakterleri Can ve Ahmet'e insan gözüyle bakmayı deniyor. 




Onların insan olduğunu algılarsak, onlara yaklaşmamız daha kolay olur diyor filmimiz. Toplumsal olarak kimi tabuların yıkılamamasının en büyük nedenlerinden biri de belki bu. Çünkü nedense eşcinsellik konusu ne zaman komedi unsuru olarak kullanılsa tepki görmeyen bir mevzuyken, iş ciddileştiğinde insanların linç etme duygusu depreşiyor. 


Tabii bu linç yaklaşımının temelinde daha derin noktalar yatıyor. Homofobiklik, daha güçlü bir homoseksüel yaklaşımdan korkunun belirtisi oluyor. İnsanlar bu tercihe sahip kişilerin, onlara zarar vereceğini düşünüyorlar. Bu yüzden de aslında kendi içlerindeki bastırılmış ilgiyi, öfke olarak dışa vuruyorlar. Bunu söylerken her insanın bunu kapsadığını söylemiyorum tabii ki. Ancak kimi insanların varlığından dahi haber olmadığı bu özellik, geleneksel ve baskıcı tutumun içinde sıkışıp kalıyor. 




Özellikle doğu kesimlerde, hatta sırf orasıyla sınırlandırmazsak, törenin olduğu her yerde, bu tür eğilimlerdeki insanların cezası ölüm olarak görülüyor. İnsanları, insan olarak kabul etmeyen, bu yüzden de değersizleştirilen kişilerin acınası dünyasına filmin içerisinde tanık oluyoruz. Zaten filmin yönetmenleri de bu tip bir olayda ölen bir insana adıyorlar filmi. Buradan yola çıkarak filmlerini yapıyorlar. 


Filmimizin konusunu bu seferlik sonlara yazıyorum. Can, gündüzleri bir kafede kahve falı bakan, akşamları ise bir gay barda dansçılık yapan bir eşcinseldir. Ahmet ise ailesinden uzakta, kardeşiyle birlikte kalan üniversite öğrencisidir. O da eşcinseldir. Ancak bu özelliğini insanların yanında gösterememektedir. Can'ın peşine takılan Ahmet, zamanla içindeki eğilimleri ortaya çıkarmaya başlar. Alman fotoğrafçının Can ile röportaja gelmesiyle beraber, Ahmet bu adama vurulur. Böylece bastırılmış duygularını dindirir. Ancak başlarında ikisinin de bela vardır. Hem askerlik belası, hem geçmişteki aile sorunları bu iki karakterin peşini bırakmaz. 




Can'ın özgürce yaşamaya çalıştığı eşcinsel kimliği, askerlik sorunu yüzünden eve hapsolmasına neden olurken; teyzesiyle yaşadığı dünyasında, babasının şehit olduğu gerçeği, ağabeyinin travmatik alkolik hali ve genel sorunların birleşmesiyle geniş sorunlar yelpazesi tamamlanır. Özellikle askerde yaşanılan zorluklar tüm çıplaklığıyla anlatılmaya çalışılır.


Sinemasal anlamda Zenne, dans sahnelerindeki masalsı havasıyla aslında eşcinsel olmanın karanlık değil, tam tersine rengarenk bir hayatın kapılarını açtığını anlatmaya çalışıyor. Ne de olsa onlar halinden memnun olduklarından başkalarının laf etmesine gerek kalmıyor. Yönetmenlerin stil denemeleri ise kargaşaya neden oluyor. Çünkü her ne kadar estetik peşinde koşulsa da, anlatım bakımından kaos filmin geneline hakim oluyor.




Sonuç olarak cesur ve önemli bir konuyu işleyen bir film olmasına rağmen, henüz olgun bir sinemanın ürünü değil. Bu yüzden de çeşitli defolarla ayakta durmaya çalışıyor. Yine de gelecek için ümit veren bir deneme diyebiliriz. Bu tip bir konuya ilgisi olanlara tavsiye edilir. 







29 Ocak 2012 Pazar

The Artist (2011)



Sinema ilk çıktığı dönemlerden bu yana en popüler sanat dallarından biri olmuştur. Bu popülerlik sinemanın siyah beyaz olduğu dönemlerden başlamıştır. Sesin öneminin olmadığı zamanlarda ilgiyi çekmeye başlamıştır. Tabii sesli filmlerin yapımıyla birlikte, sessiz filmler özgünlüğünü yitirerek, farklı olana yönelme başlamıştır. 


Bu neticesinde zamanın akmasıyla, sessiz filmin iflası kaçınılmaz olmuştur. Tıpkı yeni teknolojilerin, eski alışkanlıkları yok etmesi gibi bir şey ortaya çıkar. Bir nevi geçmişe selam çakan The Artist, Fransa'dan çıkan ama Amerikan ortağıyla ilişkili olarak melez bir film denilebilir. 




Filmimizin konusuna gelirsek; siyah filmlerin zirvede olduğu dönemde, henüz yeterince teknik gelişmeler gerçekleşmemiş, bu yüzden de sinema sessiz bir görsel sanattır. Bir orkestranın eşlik ettiği seçkin bir etkinliktir. Herkes sinemeya en güzel kıyafetleriyle giderler. İşte o dönemde çok popüler bir sinema yıldızı olan George Valentin'in hayatına göz atıyoruz. Her şeyi olan bir adamın şaşalı yaşamından kesitler izlerken, o dönem tesadüf eseri tanıştığı bir genç bayanın ilk sinemaya geçiş sürecini izliyoruz. Ancak bir anda sinemada ortaya çıkan önemli devrimlerden biri, yani sesli sinemanın ortaya çıkmasıyla birlikte George'un kariyeri alt üst olurken, Peppy adlı bu kızımız yıldızlaşmaya başlıyor. Paralel olarak değişen kariyerlerin tek buluştuğu nokta ise bu insanın birbirlerine aşık olmasıdır. 




Filmin nasıl işlediğini kısaca hatırlatayım öncelikle. Film sessiz derken oyuncuların sesleri duyulmuyor. Yani ağızları oynasa da sesler çıkmıyor. Bunun dışında onlara sürekli müzik eşlik ediyor. Tabii bazı sessiz anlar dışında. Buna ek olarak filmin içinde diyaloglar yok değil hani. Eski yöntemle sesler duyulmuyor olabilir ama aralara repliklerin yazılı olduğu parçalar sokularak, insanların nelerden bahsettiğini anlayabiliyorsunuz. Böylece sessiz filmlerin kimyasına daha aşina oluyorsunuz. 


Sinemadaki aşkların daha masum olduğu dönemden çıkma bir film Artist. Belki de bunu en büyük kozu olarak kullanarak, aslında eski olan şeyi, yeni bir fikir şeklinde sunarak belli bir kitleyi büyülemeyi başardı. Bunun yanı sıra iyi bir reklam kampanyası da sağ olsun. Film 10 dalda Oscar'ın favorisi konumuna yerleşti. Kim bu kadar bu filmin zirveye oynayacağını tahmin ederdi ki?




Filmin belki de en büyük esprisi, sessiz film mantığıyla o dönemin olaylarını anlatma sevdası denilebilir. Yani film, Amerika'yı yeniden keşfetmeye çalışmadan, olayların perde arkasını hikayeleştirerek, geçmişin klasik filmlerini tekrarlamak istememiş. Bunun yerine belli klişeleri kitsch gibi sunarak, bilinçli bir şekilde geçmişin dezavantajlarını lehine kullanmayı becermiş. 


İnsanların son yıllardaki bu geçmişe öykünmeleri de, en büyük şansı belki de. Çünkü dikkat ederseniz başarılı filmlerin hepsinde, eskiye özlem giderme deneyimleri yaşıyoruz. Bu deneyimler de sinemanın 3D ve benzer teknolojiler yerine klasikleşmeye daha yakın durduğunu gösteriyor. 




Artist, bu duruşuyla bir nevi dönem filmlerinin, eski tekniklerin ölümsüzlüğünü bir kez daha gövde gösterisi şeklinde sunuyor. Bu bile devrim niteliği olarak görünüyor. Yani aslında sinemanın içinde bir geri dönüşüm söz konusu olduğu anlamına geliyor. 


Artist, sanat yönetimi, görüntü yönetimi olarak son derece basit olmasına rağmen, başarılı ve temiz işçiliğiyle gözde olmayı başarıyor. Özellikle de eski filmlere saygı duruşu niteliğinde olması, başrol oyuncularının sözsüz bir şekilde oyunculuğa dayalı üstün performansları, onları öne çıkartan ekstra özellikler olarak belirginleşiyor. 




Bu arada belirtmeden edemeyeceğim. Film her ne kadar Fransız elinden çıksa da, Hollywood'un ilk dönemlerini anlatan bir yapı içerisinde konumlanıyor. Buna göre çoğu Amerikalı ve İngiliz oyuncu filmde yerini almış. Bunlardan bazıları John Goodman, Malcolm MacDowell, James Cromwell, Penelope Ann Miller...


Sonuç olarak yeni bir şey yapılmıyor. Yeni bir konu da bulunmadı. Ancak insanlara bu eskilik yenilik gibi geliyor. Bu yenilik de elle itilecek bir ürün değil. Bu yüzden de sinema sevgisi bir adım önde duruyor. İnsanı iyi hissettiriyor. 




Eskiyi özleyenler, siyah beyaz film severler, o dönemi yakalayamayanlar ve kusursuz bir işçiliğe tanık olmak isteyenlere tavsiye edilir. Gereğinden fazla abartıldığı doğru. Ancak 2011 yılı, bir nevi eski tarzlara saygı duruşu niteliğindeki filmlerin yılıysa, abartılması da doğal bir tepki olarak görülebilir. Ben şahsen öyle gördüm... 







27 Ocak 2012 Cuma

Beginners (2010)



Her insan için annesi ve abası önemli kişilerdir. Bazıları ailesiyle övünmeyi, bazıları ise bahsetmemeyi tercih ederler. Çünkü insanların hayatlarına etki eden şeyler, aileden gelen bazı kusurlardır. Bu kusurlar sayesinde şu an olduğumuz konuma geliriz. Bazen kötü etki, bazen ise iyi etki eder. Bizi biz yapan ailelerimizdir.


Belki bu cümleye katılmayabilirsiniz. Hani ben her şeyi kendim yaptım. Kimseye ihtiyacım yok diyebilirsiniz. Ancak aileniz size baksaydı farklı bir insan olurdunuz, bakmadığı için de farklı bir insan oldunuz. Yani sonuç olarak etkileri farklı da olsa bir yönden etkiliyorlar. Şu anki filmimiz de öyle bir etkinin sonucudur.




Filmimizin konusu çok rahat anlatılabilen bir konu olmasa da, anlatmaya çalışacağım. Oliver, tasarımlar yapan bir yerde çalışmaktadır. Hayatı bir boşluğun içinde kaybolmuş gibidir. Kafasından hep babasıyla geçirdiği günler geçer. Bir nevi bu geçirdiği zamanlar, kendi iç dünyasında travmaya sebep olmuştur. Nedeni ise babasının ölmeden önceki dört yılında açıkladığı itiraftır. Babası gay olduğunu söylemiştir. Babasının kanserli günlerindeki bu itirafından sonra Oliver ılımlı yaklaşır olaylara. Bir yandan da tanıştığı oyuncu kız Anna'ya tutunmaya çalışır. 


Bir nevi tutunamayanların filmi olarak da adlandırılabilir. Çünkü Beginners da gay olduğunu açıklayan baba dışında herkes mutludur. Oliver, onu terk eden onca insana karşılık ilişkilerinde başarısız bir grafik sergiler. Çünkü o terk eden ailesine inat, çıktığı bayanları terk ediyordur. Çünkü terk edilmektense terk etmek onun seçeneğidir. 




Bu süreçte konuşmayan uslu köpeği ile iletişim kurar. Köpek de bu sürelerde altyazılı olarak cevap verir. Belki de Oliver'ın iç sesidir o. Bu yüzden de kendi içindeki karmaşayı, bu köpekle bastırır. Hayvanlara verilen oscarlar olsa, bu köpek de kesinlikle aday olurdu diyebilirim. 


Babanın son derece rahat tutumu, onun için endişelenen kişilere göre fazla geniştir. Bu yüzden de Oliver, babasına kızmasa da, affedemez. Onu öylece bırakacağı için affedemez. Çünkü zaten annesiyle yaşarken, onları sık sık terk etmektedir. Bu yüzden de babasıyla daha fazla birlikte olmak ister. 




Tabii kafasını kurcalayan diğer soru ise başından beri gay olan bir adamdan doğma bir çocuk olmaktır. Gerçekten bir aile hiç olamamışlardır. Bu da onları yarım kılar. Bu yarımlık, kişisel iç boşluğa dönüşür. Bu yüzden de Oliver karamsar şeyler çizmekten ve melankolik olmaktan kendini alamaz. 


Zaten Oliver'ın hoşlandığı kız da aynı belirtileri gösterir. Ailesiyle sorunları vardır ve mutluluğu aramaktadır. Hatta bu ikilinin tanışması bile sessiz film karesi gibidir. Kız konuşmaz, erkek yol gösterir. Bir aylık bir süreleri vardır. Çünkü kız ülkeyi terk edecektir. Bu süre içerisinde ya birbirlerine sahip çıkacaklar ya da güzel bir anı olarak kalacaklardır. Bu noktada uğraşmaları gerekir. 




Bir nevi hüzünlü tablonun içindeki kara mizahın esirlerini izleriz beyaz perdede. Beginners, sevmeyi tekrar öğrenmekle alakalı bir film belki de, yeniden başlamakla alakalı bir film. Ewan McGregor, Melanie Laurent ve Christopher Plummer'ın duygulara hitap ettiği bir filmdir. Herkes sevmeyebilir. Çünkü anlatı şekli değişkendir. Bazen bizlere fotoğraflarla, bazen odalarında, bazense flashbackleriyle seslenir. 


Sonuç olarak yalnızlık temalı filmleri seviyorsanız. Melankolik bir havanın verdiği dingin tempolu filmlere dayanıklıysanız, bariz olmasa da kara mizahın tanelerini takip edebilirseniz. Bu film sizin filminizdir...  Unutmadan en iyi yardımcı erkek oyuncu oscarı da bu filmden çıkacak gibi duruyor. 


Oliver: You re-wrote Jesus' death? 
Hal: It was so violent, we need new stories. 




16 Ocak 2012 Pazartesi

Midnight in Paris (2011)



Sevdiğiniz insanla birlikteyken, aklınızın bir köşesine kariyerinizle ilgili boşluklar takılır. Bu boşlukları doldurmanız için sevdiğiniz kişinin size destek olmasını istersiniz. Bu yüzden de her söyleyeceğiniz şeyin değerli olduğunun hissedilmesi egonuzu okşayacaktır. Bu sayede de ihtiyacınız olan destek sizin yanınızda vuku bulacaktır.


Tabii her şey bir anda gerçekleşmiyor. O her şeyden çok sevdiğiniz, seksi nişanlınız tatile çıktığınız bir gün sizden çok başka bilgili adamlarla ilgilenirken, siz umurunda değilmişsiniz gibi davranıyor. Bu ek olarak sizin her kelimenizi saçma buluyor. Böyle bir durumla karşılaşırsanız ve yazarsanız, gururunuz dayak yemişe döner öyle değil mi? İşte Woody Allen da bu noktadan ortaya hayal dünyasının yeniden doğacağı bir hikaye yaratıyor bizlere...




Filmimizin konusunu hafifçe çıtlatmışken, hemen ben konusunu sizlerle paylaşayım. Gil Pader bir yazardır. Paris'te onların en sevdiği yazarların yaşadığı şehre nişanlısı Inez ile gelmiştir. Ancak Inez'in Paul isimli bir arkadaşı yüzünden tatilleri sıkıcı bir hal alır. Çünkü Inez sürekli bu adamın bilgiçlik taslamasıyla ilgileniyordur. Gil ise söz hakkı istiyordur. Bir gece saat 12'yi vurduğunda Gil'in önünde 1920'lerden kalma bir araba durur. Bu arabaya biner ve partilere katılmaya başlar. Gil, bilmeden 1920'lere gelmiştir. Burada Ernest Hemingway, Scott Fitzgerald, Pablo Picasso, Gertrude Stein, Salvador Dal, Luis Buniel ve bunun gibi bir sürü ünlü "ölü" sima ile tanışma fırsatı bulur. Gil'in altın çağlar dediği bu zamanda keyifli vakit geçirirken, sabahları Paul'ün zulmüyle uğraşmak durumundadır. Bu yüzden de sevdiği vakitleri geçirirken kitabını da ünlü kitap editörüne okutturmayı dener. Bu mükemmel dünya, Gil'in bulutların üzerinde dolaşmasına neden olur.




Woody Allen'ın son dönemlerdeki gerçekçi sinema anlayışı, sonunda eski filmlerine bir dönüş yapıyor: Böylece tüm hayal gücünü rahatlıkla kullanabileceği bir zaman yaratıyor. İster istemez ilgi çekici bir filme sahne alıyor. Seyir zevki bakımından filmin, Woody Allen'ın adeta son yıllardaki en başarılı filmi olduğunu söyleyebiliriz. 


Oyuncu kadrosu son derece başarılı bir şekilde arz-ı endam ediyor. Owen Wilson, Rachel McAdams, Adrien Brody, Kathy Bates, Marion Cotillard, Michael Sheen, Lea Seydoax... Hepsi birbirinden başarılı bir şekilde filmin masalsı atmosferinde yerlerini buluyorlar. Özellikle Corey Stoll ve Adrien Brody filmin dikkat çeken performanslarına imza atıyorlar. Repliklerinin ağızlarına çok yakıştığını ve bu yüzden yüzünüzden gülücük eksik olmadığını söyleyebilirim. 




Gil'in bir nevi kendini buluş hikayesini izliyoruz. Nişanlısını ne kadar sevse de, kafasında soru işaretleri var. Bu yüzden de evlenme arifesinde yanlış şeyler yaptığını düşünüyor. Buna ek olarak Inez'in ailesinin daha da tuhaf olması, tatillerinin umduğundan sıkıcı geçmesi Gil'i bunaltıyor. Zaten demezler mi; birisini tanımak istiyorsan ya tatile çıkacaksın, ya da aynı evde yaşayacaksın... İşte bir nevi bu teoriyi destekleyen bir film izliyoruz. 


Altın çağda geçirilen zamanlar sayesinde hem tarih turuna çıkarken, bir yandan da o dönemki insanların düşünce anlayışına Woody Allen'ın beyninden bakma şansı yakalıyoruz. Bu sayede insan ilişkileri, özellikle de kadın-erkek arasında olan olaylar bir anda ön planda yerini alıyor. Doğru insanı doğru zamanda bulmak mümkün mü sorusunu sorarken, bir yandan da tesadüflerin hayatın içindeki küçük tebessümler olduğunu bu filmle anlıyoruz. 




Paris'in gece çok güzel görüntülere sahne olduğu gerçeği, muhtemelen Paris'e turist sayısını arttıracaktır. Ancak bizim için önemli olan ne kadar da sinematografik duruşların ortaya çıktığı belki de... Masalsı filmler çoğu zaman yapıldı belki de, ancak Woody Allen tarzı yaklaşan pek az kişi oluyor bu sinema dünyasında...


Son yıllardaki en iyi işinde Woody Allen'ı yalnız bırakmayın derim...


Gil: I would like you to read my novel and get your opinion.  
Ernest Hemingway: I hate it.  
Gil: You haven't even read it yet.  
Ernest Hemingway: If it's bad, I'll hate it. If it's good, then I'll be envious and hate it even more. You don't want the opinion of another writer.