Kült, esas olarak “din” anlamında kullanılsa da, din ve sosyoloji bilimlerinde, çevrelerindeki kültür veya toplumun genel veya anaarterin dışı gördüğü inanç, uygulama veya ibadetlere kendini adamış bir birleşik insan topluluğuna verilen isimdir.

Kitsch, varolan bir tarzın aşağı bir kopyası olan sanatı sınıflandırmak-ifade etmek için kullanılan Almanca bir terimdir.

Klişe (Fransızca: Cliché) uzun süre çok fazla kullanılmış ve artık etkisini yitirmiş ifade, fikir ya da öğelerdir.

30 Ocak 2012 Pazartesi

The Girl with the Dragon Tattoo (2011)


Cinayetler sinemanın ilgilendiği önemli konseptlerden biridir. Gerilim unsurunun en ön plana çıktığı filmlerde her daim cinayetler başrole yerleşir. Bu yüzden de herhangi bir seri katilin ortaya çıkışı, onun filminin geleceğinin de habercisidir. 

Bu yüzden de özellikle Amerikalıların yaptığı gibi başarılı filmlerin yeniden çevrimleri daima söz konusudur. Hele ki bu film cinayet vakalarını içine alıyorsa, değmeyin keyiflerine. Buna ek olarak çok ayrıksı bir kadın karakterin varlığı, soğuk İsveç görselliği ağızlardan akan bir salyanın belirmesine neden olur. Evet nam-ı diğer adıyla Ejderha  Dövmeli Kız USA karşınızda...


Filmimizin konusu ilk versiyonuyla aynı olduğu için bu kısmı önceki filmi izleyenler es geçebilir. Mikael Blomkvist, dürüst ve araştırmacı bir gazetecidir. Ancak bir haber için bir adamı suçlar ve delil yetersizliğinden suçlu konumuna, iftiracı konuma gelir. Bu buhranlı dönemde uzak bir adada yaşayan zengin bir iş adamından gelen teklifle uzaklaşmak ister. Teklif basittir. Kırk sene önce kaybolan torununun katilini ya da nasıl ortadan kaybolduğu araştırılması istenir. Tabii bu işi yaparken en büyük şüpheliler olan aileden gizlemek zorundadır. Bu yüzden de iş adamının biyografisini yazdığını söyler. 

Diğer yandan Lisbeth Salander'in hikayesini görürüz. Ejderha Dövmeli kız dediğimiz kişi budur. Onun sorunlu geçmişe dair ipuçlarını öğrenirken, bir yandan da travmatik günümüz yaşamını seyrederiz. Sapık gözetim memuruyla yaşadıklarını izlerken kanımız donar. Bu iki karakterin yolu, Blomkvist'in yardımcı istemesi sonucu, onu araştıran Lisbeth'e iş teklif etmesiyle başlar. Böylece bu ikili bu ailenin karanlık geçmişini incelemeye başlarlar. 


Anlattığımdan anlayacağınız gibi ilk filmin aynı senaryosunu görmekteyiz. Hatta sadece İngilizce'ye çevrildiğini söylesek çok da yanılmış olmayız. Pardon, küçük değişiklikleri unutmamak gerek. Örneğin Blomkvist, gerçek versiyonunda hapis yatmaya mahkum oluyor. Ancak İsveç kanunlarına göre belli bir süre veriliyor. Bunun neticesinde, bu verilen süreyi hayırlı değerlendireyim diye giriyor işe. Bu filmde hapis olayını tamamen çıkartmışlar. 

Oyuncular tamamen değiştirilmiş. Bunun dışında neredeyse her yeri İsveç yapımı filmin aynısı olmuş. Hatta kadrajların çoğu bile farklı değil. Kusura bakmayın ama bu kadar şeyin aynı olması sonucunda, kadrajların dahi farklılaşmamasıyla karşıma çıkıp, Fincher'ın The Girl with the Dragon Tattoo'su daha iyi derseniz komik olur. Çünkü bildiğiniz yönetmen kendine özgü bir film yapmak yerine kopyalamayı tercih etmiş. 


David Fincher'ın bu filmin devam filmlerini de kopyalayacağını duyurmasıyla, tam bir hayal kırıklığı yaşadım. Ne de olsa bir hata yapmışsın, bari ondan geriye dön. Ancak malum duygusal nedenlerle devam filmlerini de yönetmenimiz çekecek. Devam filmlerinin tek avantajı, TV filmi olarak tasarlanmış olduklarından Fincher'ın filmlerinin daha iyi olma ihtimalinin olmasıdır. Ancak bu film için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. 

Oyunculara geldiğimizde yan karakterleri oynayan oyuncularda hiç bir sorun yok. Yine kendilerine has oyunlarını sergilemişler. Ancak baş rollerde sorun var. Tamam İsveç yapımını izlemediyseniz film size iyi gelecektir. Hatta ilk önce bunu izleyip, sonra onu izlerseniz gönlünüzü buna kaptırabilirsiniz. Ama bir gerçek var ki; Lisbeth karakteri hiç olmamış. Hiç olmadığı gibi sırf karakterin ayrıksı yapısından kaynaklı Oscar'a bile aday oldu Rooney Mara. Ne de olsa filmde aşırı cinsel sahneler var. Bu sahneleri oynamak da yürek ister. Akademi de bu yürekliliği sever.


Gelelim Blomkvist'e... Daniel Craig, çok düz oynasa da o şaşkın bakışları filme tam adapte olamıyor gibi. Tamam sırıtmıyor. Ancak o kadar... Daha ötesine geçemiyor. Üstelik Mara ve Craig'in uyumu son derece soğuk durumda. İnandırıcılığını yitiriyor. Halbuki önceki filmdeki ikili bir nevi birbirleri için var gibiydiler. Bu yüzden de filmleri büyük başarı kazandı. 

Teknik açıdan Amerikan versiyon hemen hemen aynı olsa da, belki burun farkı önde olabilir. Filmin belki de en iyi kısmı jeneriği ve giriş müziği... Bu yüzden de bu ikiliyi birleştirdiğimizde, artı filmin genel müziklerini serpiştirdiğimizde öne çıkanlar sadece onlar oluyor. 


Sonuç olarak bence gereksiz bir kopya olmaktan öteye gidemeyen bir film. Amerikalıların sırf altyazı okuma alışkanlıkları yok diye, yapılan bu film; ilk filmdeki sıcaklığı aratan atmosferi ve uyumlu ikilisiyle, önceki filmin esprilerini dahi çalan yeniden yapım bana göre sınıfta kalıyor. Tabii kopya olmasını bir kenara itersek; ilk kez yapılsaydı övgüleri alabilirdi. Jeneriği için izleyecekseniz izleyin, aksi takdirde İsveç versiyonu huzurlarınızda...


Mikael Blomkvist: I may have found something. 
Frode: You're joking! What have you found? 
Mikael Blomkvist: The last time I reported on something without being absolutely sure I lost my life savings. 




29 Ocak 2012 Pazar

The Artist (2011)



Sinema ilk çıktığı dönemlerden bu yana en popüler sanat dallarından biri olmuştur. Bu popülerlik sinemanın siyah beyaz olduğu dönemlerden başlamıştır. Sesin öneminin olmadığı zamanlarda ilgiyi çekmeye başlamıştır. Tabii sesli filmlerin yapımıyla birlikte, sessiz filmler özgünlüğünü yitirerek, farklı olana yönelme başlamıştır. 


Bu neticesinde zamanın akmasıyla, sessiz filmin iflası kaçınılmaz olmuştur. Tıpkı yeni teknolojilerin, eski alışkanlıkları yok etmesi gibi bir şey ortaya çıkar. Bir nevi geçmişe selam çakan The Artist, Fransa'dan çıkan ama Amerikan ortağıyla ilişkili olarak melez bir film denilebilir. 




Filmimizin konusuna gelirsek; siyah filmlerin zirvede olduğu dönemde, henüz yeterince teknik gelişmeler gerçekleşmemiş, bu yüzden de sinema sessiz bir görsel sanattır. Bir orkestranın eşlik ettiği seçkin bir etkinliktir. Herkes sinemeya en güzel kıyafetleriyle giderler. İşte o dönemde çok popüler bir sinema yıldızı olan George Valentin'in hayatına göz atıyoruz. Her şeyi olan bir adamın şaşalı yaşamından kesitler izlerken, o dönem tesadüf eseri tanıştığı bir genç bayanın ilk sinemaya geçiş sürecini izliyoruz. Ancak bir anda sinemada ortaya çıkan önemli devrimlerden biri, yani sesli sinemanın ortaya çıkmasıyla birlikte George'un kariyeri alt üst olurken, Peppy adlı bu kızımız yıldızlaşmaya başlıyor. Paralel olarak değişen kariyerlerin tek buluştuğu nokta ise bu insanın birbirlerine aşık olmasıdır. 




Filmin nasıl işlediğini kısaca hatırlatayım öncelikle. Film sessiz derken oyuncuların sesleri duyulmuyor. Yani ağızları oynasa da sesler çıkmıyor. Bunun dışında onlara sürekli müzik eşlik ediyor. Tabii bazı sessiz anlar dışında. Buna ek olarak filmin içinde diyaloglar yok değil hani. Eski yöntemle sesler duyulmuyor olabilir ama aralara repliklerin yazılı olduğu parçalar sokularak, insanların nelerden bahsettiğini anlayabiliyorsunuz. Böylece sessiz filmlerin kimyasına daha aşina oluyorsunuz. 


Sinemadaki aşkların daha masum olduğu dönemden çıkma bir film Artist. Belki de bunu en büyük kozu olarak kullanarak, aslında eski olan şeyi, yeni bir fikir şeklinde sunarak belli bir kitleyi büyülemeyi başardı. Bunun yanı sıra iyi bir reklam kampanyası da sağ olsun. Film 10 dalda Oscar'ın favorisi konumuna yerleşti. Kim bu kadar bu filmin zirveye oynayacağını tahmin ederdi ki?




Filmin belki de en büyük esprisi, sessiz film mantığıyla o dönemin olaylarını anlatma sevdası denilebilir. Yani film, Amerika'yı yeniden keşfetmeye çalışmadan, olayların perde arkasını hikayeleştirerek, geçmişin klasik filmlerini tekrarlamak istememiş. Bunun yerine belli klişeleri kitsch gibi sunarak, bilinçli bir şekilde geçmişin dezavantajlarını lehine kullanmayı becermiş. 


İnsanların son yıllardaki bu geçmişe öykünmeleri de, en büyük şansı belki de. Çünkü dikkat ederseniz başarılı filmlerin hepsinde, eskiye özlem giderme deneyimleri yaşıyoruz. Bu deneyimler de sinemanın 3D ve benzer teknolojiler yerine klasikleşmeye daha yakın durduğunu gösteriyor. 




Artist, bu duruşuyla bir nevi dönem filmlerinin, eski tekniklerin ölümsüzlüğünü bir kez daha gövde gösterisi şeklinde sunuyor. Bu bile devrim niteliği olarak görünüyor. Yani aslında sinemanın içinde bir geri dönüşüm söz konusu olduğu anlamına geliyor. 


Artist, sanat yönetimi, görüntü yönetimi olarak son derece basit olmasına rağmen, başarılı ve temiz işçiliğiyle gözde olmayı başarıyor. Özellikle de eski filmlere saygı duruşu niteliğinde olması, başrol oyuncularının sözsüz bir şekilde oyunculuğa dayalı üstün performansları, onları öne çıkartan ekstra özellikler olarak belirginleşiyor. 




Bu arada belirtmeden edemeyeceğim. Film her ne kadar Fransız elinden çıksa da, Hollywood'un ilk dönemlerini anlatan bir yapı içerisinde konumlanıyor. Buna göre çoğu Amerikalı ve İngiliz oyuncu filmde yerini almış. Bunlardan bazıları John Goodman, Malcolm MacDowell, James Cromwell, Penelope Ann Miller...


Sonuç olarak yeni bir şey yapılmıyor. Yeni bir konu da bulunmadı. Ancak insanlara bu eskilik yenilik gibi geliyor. Bu yenilik de elle itilecek bir ürün değil. Bu yüzden de sinema sevgisi bir adım önde duruyor. İnsanı iyi hissettiriyor. 




Eskiyi özleyenler, siyah beyaz film severler, o dönemi yakalayamayanlar ve kusursuz bir işçiliğe tanık olmak isteyenlere tavsiye edilir. Gereğinden fazla abartıldığı doğru. Ancak 2011 yılı, bir nevi eski tarzlara saygı duruşu niteliğindeki filmlerin yılıysa, abartılması da doğal bir tepki olarak görülebilir. Ben şahsen öyle gördüm... 







27 Ocak 2012 Cuma

Beginners (2010)



Her insan için annesi ve abası önemli kişilerdir. Bazıları ailesiyle övünmeyi, bazıları ise bahsetmemeyi tercih ederler. Çünkü insanların hayatlarına etki eden şeyler, aileden gelen bazı kusurlardır. Bu kusurlar sayesinde şu an olduğumuz konuma geliriz. Bazen kötü etki, bazen ise iyi etki eder. Bizi biz yapan ailelerimizdir.


Belki bu cümleye katılmayabilirsiniz. Hani ben her şeyi kendim yaptım. Kimseye ihtiyacım yok diyebilirsiniz. Ancak aileniz size baksaydı farklı bir insan olurdunuz, bakmadığı için de farklı bir insan oldunuz. Yani sonuç olarak etkileri farklı da olsa bir yönden etkiliyorlar. Şu anki filmimiz de öyle bir etkinin sonucudur.




Filmimizin konusu çok rahat anlatılabilen bir konu olmasa da, anlatmaya çalışacağım. Oliver, tasarımlar yapan bir yerde çalışmaktadır. Hayatı bir boşluğun içinde kaybolmuş gibidir. Kafasından hep babasıyla geçirdiği günler geçer. Bir nevi bu geçirdiği zamanlar, kendi iç dünyasında travmaya sebep olmuştur. Nedeni ise babasının ölmeden önceki dört yılında açıkladığı itiraftır. Babası gay olduğunu söylemiştir. Babasının kanserli günlerindeki bu itirafından sonra Oliver ılımlı yaklaşır olaylara. Bir yandan da tanıştığı oyuncu kız Anna'ya tutunmaya çalışır. 


Bir nevi tutunamayanların filmi olarak da adlandırılabilir. Çünkü Beginners da gay olduğunu açıklayan baba dışında herkes mutludur. Oliver, onu terk eden onca insana karşılık ilişkilerinde başarısız bir grafik sergiler. Çünkü o terk eden ailesine inat, çıktığı bayanları terk ediyordur. Çünkü terk edilmektense terk etmek onun seçeneğidir. 




Bu süreçte konuşmayan uslu köpeği ile iletişim kurar. Köpek de bu sürelerde altyazılı olarak cevap verir. Belki de Oliver'ın iç sesidir o. Bu yüzden de kendi içindeki karmaşayı, bu köpekle bastırır. Hayvanlara verilen oscarlar olsa, bu köpek de kesinlikle aday olurdu diyebilirim. 


Babanın son derece rahat tutumu, onun için endişelenen kişilere göre fazla geniştir. Bu yüzden de Oliver, babasına kızmasa da, affedemez. Onu öylece bırakacağı için affedemez. Çünkü zaten annesiyle yaşarken, onları sık sık terk etmektedir. Bu yüzden de babasıyla daha fazla birlikte olmak ister. 




Tabii kafasını kurcalayan diğer soru ise başından beri gay olan bir adamdan doğma bir çocuk olmaktır. Gerçekten bir aile hiç olamamışlardır. Bu da onları yarım kılar. Bu yarımlık, kişisel iç boşluğa dönüşür. Bu yüzden de Oliver karamsar şeyler çizmekten ve melankolik olmaktan kendini alamaz. 


Zaten Oliver'ın hoşlandığı kız da aynı belirtileri gösterir. Ailesiyle sorunları vardır ve mutluluğu aramaktadır. Hatta bu ikilinin tanışması bile sessiz film karesi gibidir. Kız konuşmaz, erkek yol gösterir. Bir aylık bir süreleri vardır. Çünkü kız ülkeyi terk edecektir. Bu süre içerisinde ya birbirlerine sahip çıkacaklar ya da güzel bir anı olarak kalacaklardır. Bu noktada uğraşmaları gerekir. 




Bir nevi hüzünlü tablonun içindeki kara mizahın esirlerini izleriz beyaz perdede. Beginners, sevmeyi tekrar öğrenmekle alakalı bir film belki de, yeniden başlamakla alakalı bir film. Ewan McGregor, Melanie Laurent ve Christopher Plummer'ın duygulara hitap ettiği bir filmdir. Herkes sevmeyebilir. Çünkü anlatı şekli değişkendir. Bazen bizlere fotoğraflarla, bazen odalarında, bazense flashbackleriyle seslenir. 


Sonuç olarak yalnızlık temalı filmleri seviyorsanız. Melankolik bir havanın verdiği dingin tempolu filmlere dayanıklıysanız, bariz olmasa da kara mizahın tanelerini takip edebilirseniz. Bu film sizin filminizdir...  Unutmadan en iyi yardımcı erkek oyuncu oscarı da bu filmden çıkacak gibi duruyor. 


Oliver: You re-wrote Jesus' death? 
Hal: It was so violent, we need new stories. 




26 Ocak 2012 Perşembe

Oldboy (2003)

5 ADIMDA FİLM ANATOMİSİ

Dae-su Oh, gençti, neşe doluydu... Bir gün karakollara gidecek kadar içti. Karakoldan başını kurtardığını sanarak dışarı çıktı. Sonrasında ise 15 yıllık bir hapse mahkum oldu. Mahkumiyetinin nedenini bile bilmeden zamanın akışını bekledi. Onu kaçıran polisler değildi. Oh, çıkış zamanını bekledi. En sonunda dışarı çıktığında ise zaman intikamın zamanıydı... Oldboy, intikam filmlerini tekrardan yazdı. Bugün ise konuğumuz...




1
Esaretin sarhoşluğuyla intikam ateşinin ilk alevlendiği yer burasıydı. Bir binanın çatısı... O yaşamını alanalar için mücadele ederken, Karşısına hayatını vermek isteyen bir adam çıktı. İşte onu öldürmek ve yaşatmak elindeydi. O ise hikayesini anlatmayı tercih etti.




2
Klasikleşmiş bir sahne... Koca ordu çullandığında üzerine, o elindeki bir çekiçle direndi. Oldboy'du... Kimse onu yıkamazdı...




3
Bilemezdi yaptığı tek günahın, ona yardım eden bir kızla yatmak olduğunu... O an her şeyin planın parçası olduğunu öğrendi. Çünkü o intikam almıyordu. İntikam alınan kişi ta kendisiydi...




4
Bunca yıl hayatını feda etmesinin tek nedeni, bu kırık camın ardındaki görüntülerde saklıydı. O gün oradan geçmeseydi, belki de bu efsane ortaya çıkmayacaktı. Ya da Dae-su Oh bu kadar acı çekmeyecekti...




5
Ölmek... Herkes için bir son gibidir. Ancak ölmekten daha kötüsü, insanın yaşarken ölmesidir. İşte o an, tüm intikam ateşi söndü. Ölmek için dua etti. Ama nafile... Yaşamak, ölümden daha beter bir sondu... 



Dae-su Oh: Revenge is good for your health, but pain will find you again. 





Tinker Tailor Soldier Spy (2011)



Özellikle 70'li yıllarda köstebek hikayeleri çok popülerdiler. Bu yüzden de ajan filmleri zirveye tırmanıyordu. Bu seksenli yıllarda devam etse de, daha sonrasında etkisini yitirdi. Onun yerine tek başına işini gören gerçeküstü kahramanlar ortaya çıktı. 


Şimdilerde ise tek tek eskiye dönüş var. 70'li ve 80'li yılların konseptleri, türleri retro diye adlandırılan şekilde bir bir geri dönüyorlar. Bunlardan biri de bir nevi yıldızlar kadrosu olan Tinker, Tailor, Soldier, Spy... Oscar'ın iddialı ismi olması beklenen film, maalesef beklendiği etkiyi yapamasa da, başarılı bir tür örneği olarak akıllara kazınabilir. 




Filmimizin konusuna baktığımızda ise komsplo senaryosuyla karşılaşıyoruz. İngiliz İstihbarat teşkilatındaki bazı bilgilerin sızması sonucunda Macaristan'daki bir görevde işler yolunda gitmez. Bunun üzerine ekibin başındaki Control, görevinden ayrılmadan önceki dönemde köstebek avı başlatır. Bu soruşturmayı yönetmesi için de eski bir adamını göreve atar. Bu Smiley isimli kişi, tek tek kanıtlardan, muhbirlerden oluşan listeyi tarayarak gerçek köstebeği ortaya çıkarmaya çalışır. Bu işi yaparken, geçmişindeki olayları da gözden geçirir. Böylece temizlik işlemi başlatılır. 




1979 yılında yayınlanan başırılı bir mini diziden uyarlanan film, özellikle yıldızlarla dolu kadrosuyla dikkat çekiyor. Baş rolde Gary Oldman olmak üzere John Hurt, Colin Firth, Tom Hardy, Mark Strong, Toby Jones ve Stephen Graham isimleriyle ön plana çıkan kişiler olarak dikkat çekiyorlar. 


Filmin bizler için en dikkat çeken taraflarından biri de, İstanbul'da geçen bölümleri olduğu söylenebilir. Güzel bir sanat yönetimiyle eski İstanbul görüntüsü layıkıyla verilirken, diğer çekim yapılan Budapeşte, Paris ve Londra bir nevi eskitilmiş görüntüleriyle göz kamaştırıyorlar. 




Yavaş temposu filmin belki de en büyük handikabı olarak kabul edilebilir. Çünkü kimi izleyiciler yer yer hızlanan filmin, bu sahnelerini görmeden uyuyabiliyorlar. Bu yüzden de dikkatli ve sabırlı olmak filmin layık olduğu değeri almasına neden olacaktır. 


Filmin en ilginç anlarından biri ise Mark Strong ve Gary Oldman'ın karşılıklı oynadığı sahneler... Neden ilginç derseniz; ben Mark Strong'u yeni Gary Oldman olarak görüyorum. Özellikle seçtiği rollerle, bir nevi onu anımsatıyor bana. Bu yüzden de sanki bu sahne bir bayrak teslim töreni halini andırıyor bana. 




Komplo teorilerinin havalarda uçuştuğu filmin içeriğinde yer yer eşcinsellik, aldatılan eş, kaybedilen sevgili gibi konular yan hikaye olarak işleniyor. Hatta bir nevi sevdiğini kaybedenlerin filmi dersek, filmin içeriğindeki yoğun duyguları anlatmak için çaba sarf etmiş olabiliriz. Tabii her ne kadar yan hikayenin bu temalara yakın duruyorsa da, için içinden çıkılması zor, tekinsiz bir kumpasın ve suikastler zincirini açıkça görmemiz için ideal bir kurguya sahip film... Hatta kurgusuyla öne dahi çıkıyor. 


Sonuç olarak Gary Oldman'ın naif ama bir açıdan da etkili oyunculuğu, İstanbul görüntüleri, ajanlık filmlerini sever iseniz de ekstra dondurmalı tatlı değeri görebileceğiniz bir film. Düşük temposuna uyumadan duranlardansanız bu film size göre, aksi takdirde izlemeyin, gidin yatağınıza uyuyun. Beliniz ağrır. 




Connie Sachs: It was a good time back then. 
George Smiley: It was a war, Connie. 
Connie Sachs: A war we could be proud of. 



25 Ocak 2012 Çarşamba

Albert Nobbs (2011)



Kimlik belirlenen bir şey değildir. Bazıları için doğarken ismidir, yüzüdür, yaşadığı yerdir. Bazıları içinse kimlik olmak zorunda oldukları biçilmiş roldür. Bu yüzden de bu rolün içinde kayboluncaya kadar, sonu belirsiz hayatlarını yaşarlar. Bu hayata kimileri sığınma der, kimileri ise kader...


Albert Nobbs, kendi üzerine biçtiği bir kimliğin içinde yaşamaya mahkum bir insanı anlatıyor. Öyle ki onca senenin ardından, yeni bir şekle bürünemiyor. Çünkü o öyle yemek yemiş, öyle nefes almış ve hatta hep öyle giyinmiş bir kişi... Bu değiştirmek, onca yaşadığı seneyi değiştirmek gibi bir şey. Bu yüzden de bunu göze alabilecek pek de insan olduğu söylenemez. 




Filmimizin konusunu özetlersek: Albert Nobbs, mütevazi bir otelde işinin ehli, mükemmel bir iş çıkartan bir garson, bellboy ya da adı her neyse orasının emektar bir çalışanıdır. Çeşitli hizmetlilerle beraber orayı döndüren birkaç insandan biridir. Bu mükemmel adamı herkes takdir etmektedir. Kafasında bazı hayalleri vardır. Biriktirdiği parasıyla kendine yeni bir hayat kuracaktır. Böylece gizlediği geçmişine tekrar kavuşacaktır. Geçmiş mi? Evet bir geçmiş... Herkesin olduğu kadar Albert Nobbs'un da bir geçmişi vardır. Bir gün boyacı bir adamın otele gelip yaptığı işten sonra kalacak yer olarak, Albert'in odasının gösterilmesi sonucunda; Albert'in gerçek sırrı ortaya çıkar. O bir erkek değil, kıyafetlerin altına saklanan bir kadından başkası değildir. Peki neden bu hale gelmiştir ki? İşte filmimizin bu ilginç insanın geçmişini ve gelecek hayallerini anlatır. 




Film konusundan da anlaşılacağı üzere bir kimlik kargaşasından ortaya çıkan bir hikayeye sahip. Albert Nobbs, bastırılmış bir kadınlığın, zorunlu bir şekilde erkeğe evrilmesini anlatmaya çalışıyor. O dönemin zor şartlarında iş bulmanın bile mucize olduğu bir yerde, ancak bir erkek işi bulabilen bir kadının hikayesine konuk oluyoruz. 


Bu işte onca yıl geçirdikten sonra, hasır altına sakladığı birikmiş parası ile gelecek hayalleri kuruyor. Ancak insanları kuşkulandırmadan bu olayı nasıl gerçekleştirebilir? İşte bu sorunun cevabı kimliğini bir gece öğrenen bay Page de saklıdır. Çünkü Bay Page de erkeğin altına saklanmış başka bir kadındır. Üstelik bu kimliğine öyle sımsıkı sarılmıştır ki, gerçek bir karısı bile vardır. 




İşte bu noktada işler farklılaşmaya başlar. Çünkü kimliksizler için evlenmek belki de en dikkati öldüren biçimdir. Bu yolla hayalleri daha gerçek olacaktır. Ne de olsa evli insanlar daha çok takdir toplarlar ve normal görünürler. Bu yüzden de hayalleri için Page'den bilgi toplar ve gözüne kestirdiği bir bayanı ikna turlarına başlar. 


İşte bu sırada yan hikayelerden biri ortaya çıkar. Helen ve Joe'nun klasik bir kontrolsüz gençler ilişkisi... Tabii bu ilişki ne kadar basit görünse de, ana hikayeyi temelinden sarsacak nitelikte denilebilir. Çünkü Albert'in gözüne kestirdiği kızın Helen oluşu, olayları çıkılmaz hale getirir. Bu noktada hayatın o kadar da kolay olmadığını görürüz. 




Bir dönem filminde beklenecek her tür unsuru bulunduran film, başarılı kostüm, sanat yönetimi ve makyaj çalışmasıyla dikkat çekiyor. Özellikle de Glenn Close'un yüzüne bu müdahaleler olmasaydı, bu kadar inandırıcı olabilir miydi, bunu bilemeyiz ama en azından gerçeklik duygusuna daha çok yaklaştığımızı söyleyebilirim. 


Filmin başlı başına iki oyuncusu fazlaca önplana çıkıyor. Bunlardan biri doğal olarak Glenn Close, son derece iyi oynamış rolünü. Laf aramızda ben bu kadını hep bir erkeğe benzetmişimdir. Bu teorimde de pek yanılmadım. Lakin erkek olmak çok yakışmış ona. Biraz Robin Williams'ı andırmış. Bunu geçersek diğer göze batan kişi de Janet McTeer... kesinlikle iki kadın oyuncu da, erkek rollerinde çok başarılı olmuşlar. Hatta bunu Oscar adaylıklarıyla da kanıtladılar sayılır. 




Tabii bir de genele baktığımızda çok zengin bir oyuncu kadrosuyla karşılaşıyoruz. Mia Wasikowska, Aaron Johnson, Brendan Gleeson, Jonathan Ryhs Meyers sayılabilir. Çoğu yan karakter olarak kullanılsa da, hepsi kendi rollerinde işlerini başarıyla icra etmişler. 


Film, bir noktadan sonra tam çıkmaza gireceği sırada seyirciyi ters köşeye yatırıp, tifo salgınını ve genç aşıkların boş hayallerini masaya dökerek, filmin bir anda kaymakta olduğu klişeye engel oluyor. Bu yüzden de başarılı senaryosu, her ne kadar şaşalı bir tavır sergilemese de, son derece yeterli görünüyor. 




Sonuç olarak başarılı oyunculukları, bu kimlik bunalımlı dramada hayat buluyor. Amerika'nın ödül mevsiminde bu ön plana çıkan filmi izlemenizi tavsiye ederim. Ne de olsa malum ödül töreninde bu film de ne diye sormamak için izlemek lazım. Dönem filmlerini sevenler için birebir... 









24 Ocak 2012 Salı

The Iron Lady (2011)



Yakın tarihe baktığımızda dikkat çeken çok fazla politik figür bulamayız. Çünkü özellikle dikkat çekenleri az bulunur. Bunların arasında akıllara çok fazla erkek isim gelebilir. Ancak akıllarda yer edinen kadın politikacı dediğimizde çok fazla isim gelmez. 


Bundan dolayı da olsa gerek, politikadan bahsedildiğinde kadın politikacı olarak ilk akla gelenlerden biri Demir Leydi lakaplı Margaret Thatcher'dır. Örneğin bu Türkiye'de olsaydı, aklımıza anında Tansu Çiller gelirdi. Bunun gibi çok öne çıkan örnekler bulamıyoruz. 




O halde filmimizin konusuna değinelim hemen. Margaret Thatcher'ın yaşlılık dönemleriyle filme giriş yapıyoruz. Unutamadığı kocasıyla ayrılmaz bir bağı var. Tabii bağın hiç bozulmamasındaki en büyük etkenlerden biri de Alzheimer ile mücadele eden bir kadın ile karşı karşıya olmamızdan da kaynaklanıyor diyebiliriz. Bu ünlü politika figürünün hayatına çeşitli zamanlarda yolculuk ediyoruz. Önce genç bir kadınken, belediye başkanı bir bakkal babanın kızı olarak görüyoruz. Sonrasında sıradan bir ev hanımı olmak istemediğini fark edişini, kocasıyla tanışmasına tanık oluyoruz. Zamanın geçmesiyle başbakanlığa kadar gittiği süreç, filmin flashbackleriyle ilerliyor. Politik kariyerindeki önemli dönemeçleri, olayları kısa da olsa işleyen film, tipik bir ünlü sima profili şeklinde sinemada yer buluyor. 




Bu dikkat çekici kadın, kendine has giyim tarzı, yüzü, mimikleri, konuşmasıyla; bir nevi sinemaya uyarlanmak için yaratılmış bir figür adeta. Çalkantılı politika kariyeri boyunca çoğu kişi tarafından sevilmeyen, istenmeyen kadın ilan edildiyse de, çok cazip bir karakter olduğunu yadsıyamayız. 


İşte bu noktadan Hollywood da, görmezden gelemediği bu karakteri, sinemaya taşımaya karar veriyor. Birkaç yıl önce Kraliçe Elizabeth'in portresiyle dikkat çekilişi, bir nevi referans olarak filme yol gösteriyor. Üstelik Queen isimli filmde Helen Mirren bir de Oscar heykelciğini kucaklamıştı. Bu filmde neden olmasın der gibi aynı stilde yapılıyor. Tabii bir handikapla...




Handikap kısmı başlı başına Thatcher'ın sevilmeyen bir karakter oluşundan kaynaklanıyor. Filmimiz Thatcher'ın daha çok insan kimliği ile ilgilense de, onun yaptığı hataların bedelini halkının çekmesini engellemiyor bu unsur. Sonuçta onu kimse deha diye yüceltmiyor. Bu yüzden de sevilmemesi bu noktada ortaya çıkıyor. 


Sevenleri de yok değil hani. Seven kişiler arasında daha çok kadınlar var. Çünkü döneminde kadınlara yapılan ayrımcılığa bir nevi karşı koyan cesur bir kadın görüyoruz. Uzlaşmacılık yerine daha çok yıkım yaratmanın peşinde olan Thatcher, aşırı muhafazakar yapısıyla halkın nefretini kazanıyor. 




Malum o dönemdemeclise seçilen kadın üyelerin odaları ayrıydı. Önemli konular, kadınların yanında konuşulmazdı. Tabii bu tür bir devrime imza atan Thatcher, artık kadınların da erkeklere meydan okuyabileceğini gösterdi. Her ne kadar yanlış ilerleme stratejileri belirlense de, ses getiren bir şeydi bu. 


Aslında Dünya tarihinin kara lekelerinden biri olacakken, bir anda bir savaşı kazanıp kahraman statüsüne ulaşan bir kadından bahsediyoruz. Bu yüzden de en uzun iktidarda kalan partinin, en uzun soluklu başbakanın hikayesine dalıyoruz.




Margaret belki çok hatalar yaptı, insanların sevmediği bir kişi haline geldi. Ancak film bu şeyleri görmezden gelmeden, geri dönüşlerle dolu bir kurguyla, seyirciye yaşanmış bir efsanenin öyküsü şeklinde vermek istiyor. kendi doğruları için savaşan bu kadın, her ne kadar savaşçı olsa da, kendi halkının savaşına ortak olmayan bir karakter olarak öne çıkıyor. Bu yüzden filmi yargılamak yerine, onun açısından izlemek insana bir şeyler katabilir. 


Meryl Streep 3. Oscar heykelciğine çok yakın durumda... Belki de bu heykelcik kariyerinin son büyük ödülü olacak... Bu yüzden de görkemli olmasını istiyor. Tamam iki oscar almış bir kadın için fazla hırslı bir kadın Meryl, ama bu hırslı tavrı mükemmel bir oyuncu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bizlere hayatta kaldığı ve filmlerde oynadığı sürece onu izlemek kalıyor. 




Sonuç olarak yanlı bir biyografik filmle karşı karşıyayız. Tarihe yönetmenin ve senaristin bakışıyla bakmak isteyenlere, ön yargılarından arınabilecek olanlara ya da çok var mı bilmiyorum ama Demir Leydi'yi seven kişilere bu filmi tavsiye ederim. Bu arada son olarak bu lakabı Rusların taktığını da hatırlatmakta yarar var. 




Margaret Thatcher: Watch your thoughts for they become words. Watch your words for they become actions. Watch your actions for they become... habits. Watch your habits, for they become your character. And watch your character, for it becomes your destiny! What we think we become.




 

18 Ocak 2012 Çarşamba

War Horse (2011)



Amerikan sinemasından bahsettiğimizde, çeşitli hayvanlara odaklanan filmlere rastlayabiliriz. Ancak bunlardan en güçlüleri hep bir atın peşinden giden filmlerdir. Bu güçlü hayvanların hikayeleri her zaman daha ilgi çekici olmuştur. Üstelik ilgi çekmekle kalmaz, ödüllere adaylıkları da olur hep. Ama ne hikmetse bu filmler ödül alamazlar ve adaylıklarla yetinirler. 


Belli bir zaman geçmiş olacak ki, yeni bir at konulu film ortaya çıktı. Adı War Horse yani Savaş Atı... Üstelik bu sefer çok önemli bir yönetmenin ellerinden çıkıyor film: Steven Spielberg... Uzun süreli suskunluğunu Tenten animasyonu ile bozan Spielberg, klasikleşen yıl içindeki bir eğlenceli bir de dramatik bakımından zengin film yapma hevesine yeniden geri döndü. Filmimiz bu zihniyetin bir ürünü denilebilir. 




Hemen filmin konusuna geçelim. Ted Narracott isimli bir çiftçi, tarlasını sürmek için bir at pazarına gider. Burada daha önce hiç görmediği bir güzellikte bir at ile karşılaşır. Açık arttırmada ev sahibini de karşısına alarak bu açık arttırmayı yüksek fiyata kazanır. Ancak şöyle bir sorun vardır ki, alınan at Joey, kesinlikle özgür bir hayvandır. Bu yüzden daha çok yarış atı kıvamındadır. Onun tarla sürecek hali yoktur. Bu atı eğitmek üzere Ted'in oğlu Albert gönüllü olur. Bu ikili bir nevi birbirlerinin en iyi dostu olurlar. Kendilerine özgü bir dil geliştirirler. Ancak ev sahibi Lyons, zenginliği verdiği küstahlıkla borçlarını ödeyemeyen Narracott ailesinin evlerini almakla tehdit eder. Albert ve Ted, yeni atlarıyla tarlayı sürüp borçlarını ödeyeceklerini aksi takdirde evi verecekleri söyler. Bu anlaşma sonucunda uğraşlar başlar. 


Tam bu sıralarda dünya savaşı patlak verir. Her şey yok pahasına askerler tarafından el koyuluyordur. Baba Ted, borçlarını ödeyebilmek adına atı, rütbeli bir askere satar. Bu andan itibaren Joey'un yani atımızın savaş içindeki yılmadan yolculuğunu izleriz. Yeni sahiplerinin hikayelerini, savaşın acımasız anlarını gibi çeşitli donelerle bir atın mücadelesini izleriz. Onca sorunun ortaya çıkmasına rağmen bir atın direnişi ve bir dostluğun hikayesi anlatır bizlere...




Bu tip epik filmler günümüzde maalesef klişelere takılmaktan kendine yer bulamaz hale geliyorlar. Nitekim filmimizde bu klişelerden nasibini alıyor. War Horse, acılar çeken at konseptini bir nevi savaşın içine yerleştirerek bu klişelerden arınmaya çalışsa da, hikayenin işleniş bakımıyla çoğu yerde izleyiciyi şaşırtmıyor. Ancak Spielberg sinemasını özleyenler için şaşırtmasını da beklememek lazım sanırım. 


Filmin baş rolünde atın ta kendisini görüyoruz. Bunca zorluklara rağmen bir hayvanın bakış açısıyla anlatılan hikaye, bir nevi bir atın gövde gösterisine dönüyor. Bu rolü bir insan oynasaydı, muhtemelen Oscar heykelciğini kucaklardı. Ancak atımız o kadar iyi eğitilmiş ki, adeta mükemmel bir oyunculuk sergiliyor. Filmin göze batan bir kahramanı konumunda olmakla beraber, duyguları son derece net yansıtıyor. .




Filmin içeriğinde her ne kadar savaşın soğuk nefesi işlense de, bir kavuşma hikayesinin varlığı filmin ayakta kalmasına neden oluyor. Yine yerli yerinde uygulanan senaryo formülleri, Hollywood'un temel unsurlarını gözler önüne seriyor. Tüm zorluklara rağmen dostluk hikayesi filmin içindeki belki de en güçlü unsur olarak seyirciye ulaşıyor. Yan hikayelerin kısa aralıklarla beyazperdeye yansıması da, filme çeşitli tatlar katıyor. 


Tabii filmin içinde olumsuz etmenler de yok değil. Özellikle son yıllarda düzelemeye başlayan bir mevzu, bu filmle beraber yeniden hortlamış. Her askerin mükemmel ingilizce konuşması, Alman, Fransız demeden aksan yapması filmin belki de en büyük handikabı olarak kayıtlara geçiyor. Ne de olsa artık bu tip filmlere gerçeklik katmak adına, herkesin kendi dilini konuşmasına müsaade ediliyor. Ancak Spielberg'ün sadece Amerikalıları düşünen bu yaklaşımı filmin inandırıcılığını etkileyen önemli bir sorun olarak akıllarda yer alıyor. 




Kimilerine göre bu tip olayı, bir atın gözünden anlatmak kolaya kaçmak olarak nitelendiriliyor. Çünkü hayvanlara karşı, insanların içinde yeşeren sempati tamamen zirveye oynamak için yapılan bir çakallık olarak yorumlanabiliyor. Tam bir Oscar filmiş havası taşıması da bu konuyu destekler nitelikte. Bu yüzden de bu konuya kimi çevrelerin hayvan sömürüsü olarak bakmasına neden oluyor. 


Uluslararası oyuncu kadrosuyla War Horse, son derece dikkat çekici bir oyuncu kadrosuna sahip diyebiliriz. Genelde İrlanda ve İngiliz kökenli oyuncularının dışında Danimarkalı, Hollandalı, Fransız, Hintli gibi çeşitli ülkelerin oyuncularına kucak açmış. Özellikle de Peter Mullan, Liam Cunningham, Emily Watson, Niels Arestrup, David Thewlis, Eddie Marsan, Nicolas Bro, Leonard Carow dikkat çeken isimler olarak sayılabilir. 




Filmin görüntüleri tek kelimeyle harika... Spielber'ün sadık görüntü yönetmeni Kaminski tabir'i caizse döktürmüş. Doğanın güzelliği, savaşın acımasız dünyasını ve atların yaşamını tüm çıplaklığıyla yansıtıyor. Görüntüler konuşurken, diyaloglara gerek kalmıyor. Özellikle de şiddettin olabildiğince saklanmaya çalışmasını Kaminski tüm ustalığıyla sergiliyor. 


Spielberg yine bildiğimiz sularda gönülleri fethetmiş görünüyor. Günümüzde bu tip filmler sıkça yapılmaya çalışılsa da, kimse Spielberg gibi duygulara dokunamıyor. Belki de Hollywood sinemasının bu büyük ustasına bir kez daha şapka çıkartmalıyız. İçerik bakımından biraz zayıf kalsa da, anlatımın ustalığını zevkle izlemeliyiz. Bu tip filmleri özleyenlere tavsiye edilir.