Kült, esas olarak “din” anlamında kullanılsa da, din ve sosyoloji bilimlerinde, çevrelerindeki kültür veya toplumun genel veya anaarterin dışı gördüğü inanç, uygulama veya ibadetlere kendini adamış bir birleşik insan topluluğuna verilen isimdir.

Kitsch, varolan bir tarzın aşağı bir kopyası olan sanatı sınıflandırmak-ifade etmek için kullanılan Almanca bir terimdir.

Klişe (Fransızca: Cliché) uzun süre çok fazla kullanılmış ve artık etkisini yitirmiş ifade, fikir ya da öğelerdir.

gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2012 Salı

Looper


Sinemanın gelişimi son yıllarda iyice belirginleşmeye başladı. Özellikle de aksiyon filmlerinde ve bilim kurgularda neredeyse yapılmayacak bir şey yok. Bu yüzden de insanlar daha az beğenir oldular. Daha önce görmedikleri şeyleri görmek istiyorlar. Bu yüzden de daha önce yapılan işlerin tekrarları çabuk eleniyorlar. Orijinalliğin kıymeti gün geçtikçe artıyor. Özellikle de Hollywood sinemasından bahsettiğimizde, bu tip yapımlar el üstünde tutuluyorlar. 

"Looper", uzun zamandır günümüzün yeni Matrix'i etiketiyle pazarlanmaya çalışıyor. Özellikle en son Inception'ın beklentileri fazlaca üst kademelere çıkarması, diğer bilim kurgu - aksiyon filmleri için zorlu bir görev haline geldi. Özellikle baş rol oyuncuları eski toprak Bruce Willes ve yeni çağın en önemli aksiyon - bilim kurgularında yer alan  Joseph Gordon - Levitt olunca işler farklı bir boyuta taşınır oldu. 


Bu yüzden hemen filmin konusuyla başlayalım. Yıl olmuş 2072... Zaman yolculuğu keşfedilmiş ama kötü niyetli insanların varlığı yüzünden yasaklanmıştır. Ancak bu suç örgütlerini durduramaz. Çünkü bulundukları yıl içinde artık öldürülen cesetleri yok etme işi son derece zorlaşmıştır. Onlar da çözüm olarak "Looper" isimli teteikçileri devreye sokarlar. Öldürülecek olan insan paketlenir ve 30 yıl önceye gönderilir. Burada bekleyen tetikçiler, bu gönderilen insanları öldürür. Böylece cinayetler daha kolay örtbas edilir. Ancak bir looper emekli edilmek istendiğinde, ona kendisinin yaşlı hali ile birlikte altın külçeler bahşedilir. Bu onların emekliliği demektir. Çok ender de olsa, tetikçilerde sorun yaşanır. İşte o anlarda iş çığrından çıkabilir. 

Klasik bir suç - bilim kurgu hikayesiyle baş başayız. "Brick" filmiyle dikkatleri üzerine çeken yönetmen Rian Johnson, anlaşıldığı üzere fragmanlarıyla beklentileri yükselten filmin yönetmeni konumunda bulunuyor. Filmin konusunda 2072 geçse de, filmin çoğunluğu 2042'de geçiyor. Tam anlamıyla kaosa yenik düşmüş bir şehirle karşı karşıyayız. Tetikçiler ıssız bir tarlada gelecekten gelen hedeflerini mıhlarken, gelecek planları yapıp, emekli ikramiyeleriyle neler yapmaları gerektiğini düşünüyorlar. Bir nevi işine odaklanan memur mantığı da denilebilir. Ancak ana karakterimiz Joe, çılgın arkadaşı Seth'in boş bulunması yüzünden ölümüne tanık olunca,  kendi içinde bir sorgulama sürecine giriyor. Psikolojik olarak para için en iyi arkadaşını sattığını düşünen ana karakterimiz, döngüsüyle karşılaşınca arkadaşı gibi tekliyor. Bunun sonucunda malum aksiyonların klasik kurgusu ortaya çıkıyor. Kaç, yakalanma ve işini hallet. 


Filmin enteresan taraflarından biri, gelecekteki haliyle yüzleşen Joe'nun, bu süreç içinde iyi adam olurken, yaşlı halinin kötü adam rolüne bürünmesi... Böylece aslında aynı kişi üzerinden iyi ve kötünün savaşını izliyoruz. Bu da filme değişik bir açı getiriyor. Tabii suç örgütlerinin varlığı ve geleceği kökten etkileyecek olan "Yağmur Getiren" denilen bir şahsın, daha büyümeden yok edilmek istenmesi gerçeği de filmin nefessiz bir aksiyona dönüşmesine ve farklı olayların oluşumuyla da kurgusal bir baş döndürücülüğe ulaşmasını sağlıyor. 

Ancak filmin içindeki bazı karakterlerin hikayelerinin zayıf olması ve sözde geçmişlerinin varlığı, her ne kadar eğlenceli olsa da, bazı açılardan tatmin olamamamızı sağlıyor. Özellikle parlak fikri dışında, çok da yenilikçi olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü zaten "Back to the Future" filminde yapılan bazı şeylerin suç filmine yedirilmiş olanı diye düşünülebilir film. Bu yüzden de sonuna kadar eğlence vaat ediyor. Tabii illa fantastik unsurlar koyayım derken, hafif bir Heroes dizisini andıran temel özellikler eklenmiş. Bunu da hikayeye yedirmek adına, belli olaylardan sonra insanların yüzde 10 oranında mutasyona uğradığı kalıbı geçirilmiş. Bu kalıp sayesinde aslında esas tehlikenin en masum görünen şey olduğunu görüyoruz. Bu da filmin iyice tuhaflaştığı gerçeğini değiştirmiyor. 


Filmin finalinin yetersiz kalması sonucu, filmin çok değişik noktalara gideceğine, tam tersi seyirciye bırakılan bir final seçeneği son derece yersiz bir finalin gelmesiyle, tatminsizliğin doruklara çıkmasına ve evet bu film olmuş demek için çok erken olduğunu bizlere söylüyor. Ben kendi içimde düşündüğümde bile en az üç final bulabiliyorken filme, senaristin böyle gereksiz bir finale baş vurması filmin en önemli handikabı olarak kayıtlara geçiyor. 

Özellikle filmin içinde belli noktalara göndermeler var. Özellikle gelişen ve değişen güç dengelerine değinen bazı göndermeler, filmin zekice hamlelerinden bir kaçı denilebilir. Karakterlerin yaşlı versiyonlarıyla iletişimlerini vücutlarına kazınan notlarla sürdürmeleri, akıllıca noktalardan biri. Özellikle de Çin'in yükselişine vurgu yapılması insanın yüzünü güldürüyor. Bu ve bunun gibi bazı noktalar filmin keyif düzeyini arttıran detaylar denilebilir. 


Sonuç olarak hikaye kurgusu, eğlenceli seyirliği ve geleceğe bakan filmlerin çekiciliğiyle, başyapıt olmasa da, hatırı sayılır bir hayran kitlesine ulaşacağı söylenebilir. Günümüzün teknolojisini iyi kullanan filme, mümkünse büyük beklentilerle gitmemenizi öneririm. Çünkü küçük beklentilerle filmden daha büyük keyif alacağınız aşikar. Özellikle de bu seneki filmlerin ana teması bu olsa gerek. Çok beklenen filmlerden, en iyisini istememek, çünkü bunu isterseniz hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. İyisi mi, siz eğlenmek için izleyin bu filmi... 

Not: Yapılan makyaj sonrası Joseph Gordon - Levitt tanınmaz halde. Bazen bakıp bakıp bu adam kim diyorsunuz.


Abe: I'm from the future, go to China. 

***


Joe: I work as a specialized assassin, in an outfit called the Loopers. When my organization from the future wants someone to die, they zap them back to me and I eliminate the target from the future. The only rule is: never let your target escape... even if your target is you. 








   

25 Eylül 2012 Salı

Red Lights



İnsanlar eski zamanlardan bu yana türlü şeylere inandılar. Kimileri bunu din diye lanse etti. Kimileri ise sihir olarak... Sonuç olarak insanlar bir şeylere umut bağlamaya başladılar. Yapılan hileleri görmezden gelerek, mucizelerin olmasını düşlediler. Bu yüzden de koca bir aptal olduklarını anlayamadılar. Tabii aptallık da göreceli bir kavram sonuçta. İnsanların öncelikli olarak nelere inandıkları kendilerini ilgilendirir. 

Red Lights, bizi medyumların, sihirbazların dünyasına götürüyor. Hani sürekli aynı şovu yapıp, bir türlü nasıl yapabildiğini anlayamadığımız insanlar... Onların tabirleriyle bu küçük oyunlar meslek sırlarıdır. Tabii bunu söyleyen kişiler bir anlamda sihir değil, göz yanılmasından ibaret olduğunu söylerler her şeyin. Bu yüzden de onların büyük şovmenler olduğunu düşünürüz. Tabii kendi söylediklerine kapılıp, aslında kendilerini Tanrılaştıranlar da yok değil... Bu tip kişilere ise sahtekar diyoruz. Aksi halde onları hak etmedikleri şekilde konumlandırırız. 


Filmimizin konusu da bu gerçeklerden yola çıkıyor. Margaret Matheson ve Tom Buckley, medyum, sihirbaz, psişik olduğunu iddia kişilerin açıklarını bulup, sahtekarlık yapıp yapmadıklarını tespit ettikleri bir işleri vardır. İkisi de akademisyendir. Üniversitede bu konuda dersler verirler. Margaret bu konuda tam bir kurtken, Tom, kariyerini daha da ilerletebilecekken, Margaret'in asistanı olmayı seçmiştir. Belki de o sadece işini seven birisidir. Bu ikili sahtekarları bir bir ortaya çıkarırlarken, medyumların tepkilerini çekmektedirler. Çünkü rahat davranmaları böylece sınırlandırılıyordur. Şehri yıllar önce terk eden ünlü medyum Simon Silver'ın gelmesiyle, bu ikili hemen harekete geçerler. Hedefleri şu ana kadar hiç açık vermeyen bu adamın sırlarını öğrenmektir. Ancak sırları öğrenmeye başlayınca bazı doğaüstü olaylar baş göstermeye başlar. 


Filmin oyuncuları kusursuz performanslar sergiliyorlar. Sigourney Weaver, Robert De Niro, Cillian Murphy tek kelimeyle döktürüyorlar. Özellikle De Niro'nun uzun zamandır kötü filmlerde oynadığını düşünürsek, bu filmin ilaç gibi geldiğini söyleyebiliriz. Arızalı karakterleri canlandırmaya bayılan Murphy ise yine takıntılı bir karakteri oynuyor. Nereden geldiği belli olmayan bu gizemli karakterin geçmişine dair bir sürü iddia ortaya çıkıyor. Ancak ne olduğunu tam anlayamıyorsunuz. Üstelik karakteri ne kadar gizemli olsa da, seyirciye yakın duruyor. Bu yüzden de onun yanında yer alamaya başlıyorsunuz. 

Film ne kadar doğa üstü olaylara bilimsel gerçekler arasa da, aslında Tanrı'nın varlığını da alt metin olarak sorgulamaya çalışıyor. İnsanların Tanrıcılık oynama takıntılara değinerek, aslında umudu Tanrı dışında birinden arayan insanlara yöneliyor. Dünyanın büyük bir kısmının bu tür yetenekte olduğunu iddia eden insanlara inandığı düşünülürse, medyum diye bir din kursak büyük dinlerden biri haline gelebilirdi herhalde. İnanç hususunda toplumsal bir eleştiriye soyunan film, aynı zamanda belli bir tutkunun üzerine verilen çabayı seyircine göstermeyi hedefliyor. 


Filmin renk dokusu bir anlamda farklı renklerdeki paletleriyle, görsel anlamda etkileyici bir portre sunarken, filmin kısa bir kısmında belgesel anlatıma geçilerek, filmin dünyasında olayların insanlara nasıl yansıdığını tüm çıplaklığı ile yansıtıyor. Mekanların değişkenliklerine göre renk paletinin değişmesi filmin farklı renklerden oluşan karakterleriyle paralel olmasa da, görsel anlamda tatmin olucu sonuçlar çıkarıyor. 

Sonuç olarak sürpriz finaliyle (belli bir yerde tahmin edilebiliyor ama o anı kaçırın daha iyi olur), iyi oyunculuklar ve temiz görüntüleriyle vasatın üstünde iyi bir filmle karşı karşıyayız. Gerilim filmlerini sevenler için yeme de yanında yat denilebilecek bir film... Sinemaseverlere tavsiye edilir. 




Margaret Matheson: There are two kinds of people out there with a special gift. The ones who really think they have some kind of power. And the other guys, who think we can't figure them out. They're both wrong. 










22 Eylül 2012 Cumartesi

Intruders (2011)


Küçükken çocukların en sevdiği hikayeler, ne kadar korksalar da hep korku hikayeleri olmuştur. Bu yüzden de tekrar tekrar anlatılsa da, içlerinde aynı korkuyu hep beslemeyi ihmal etmezler. Buradan da ortaya çıkacak ki, büyüdüklerinde bu izledikleri şeyler, hayatın zorlukları karşısında komik gelir onlara. Bu yüzden de herkesin olmasa da bir kesimin geçmişinde korku filmleri ayrı bir yerdedir. 

İşte bir nevi buna öykünen bir filmle karşı karşıyayız. Senarist ne kadar bu anlattıklarıma benzer şeyler yaşadı bilinmez, anlattığı hikaye biraz da benim anlattıklarımla paralel yönde seyrediyor. Korkunun esiri olan çocukların, hayal güçleri olduğu var sayılan bir karabasana karşı mücadelelerini konu alan film, korku türüne çok orijinal olmasa da, renk verdiği söylenebilir. 



Filmimizin konusuyla hemen başlayalım. Paralel kurguyla verilen iki çocuğun hikayesini filmde görüyoruz. Birincisi daha eski tarihlerde çocuk olan bir erkek, diğeri ise günümüzün modern hayatı içinde yaşayan 12 yaşında bir genç kız... İkisi de "Hollowface", Boşluk surat ya da hayalet yüz diyebileceğimiz masallardan çıkma yüzü olmayan şekilsiz bir yaratığın rahatsız ettiği iki yavrucak... Klasik bir öcü hikayesi denilebilir. Küçük kızın babası John, kızının gördüklerini gördüğü için deli muamelesi görür. Böylece bir nevi hayalet, gerçek hayat ve çocukların yüzleşmelerine tanık oluruz. 

Filmimizin korku sinemasına hizmet ettiğini düşünürsek, içinde bulundurduğu öğelerin yerlerine oturduğunda çocuklara anlatılan korku masallarını anımsıyoruz. Bu yüzden de bir çocuğun gözünden bakmanın önemi ortaya çıkıyor. Çocukların bakış açısıyla karanlık, hayattaki en korkunç şeydir. Tabii karanlığın yorumlanışı gerçek dünyada farklı eşleşmelere neden olabilir. Bu açıdan da sinemanın karanlığı bu filmin dokusunda son derece yerinde bir ton oluşturuyor. 



Hikayenin kurgusu bu tip filmlere alışkın sinemaseverler açısından çok sürpriz bir son olmasa da, keyifli bir paralel kurgu, sonda tam kıvamında bağlanarak vasatın üstü bir deneyim yaşamamıza imkan tanıyor. Böylece seyir keyfi yüksek ve aksamayan bir korku filmiyle karşı karşıya kalıyoruz. Özellikle Avrupa sinemasından ezgiler sunan filmin yönetmenin Juan Carlos Fresnadillo olmasıyla beraber, merakımızın dinmesine yol açıyor. Ne de olsa yönetmenin daha önceki "28 Hafta Sonra" ve "Intacto" filmleri sürükleyici seyirliklere imkan tanımıştı. 

Filmin belki de en eksik tarafı klişelerden bolca yararlanma çabası olduğu söylenebilir. Ancak bunun dışında hem dini bakımından, hem insanın kendi ile yüzleşmesi ve korkudan arınması hususunda önemli cümleler etmeye çalışıyor. Her gün biri kabustan uyanacak, çünkü kabuslar rüyaların karanlık olanlarıdır diye de özetleyebileceğimiz filmin ana cümlesi, korku hikayeleri severler için tavsiye edilir. Vasatın bir kademe üstü bu filmi değerlendirmeleri üzere seyircilere kapıyı açık bırakırım. 

John Farrow: Monsters are cowards. You stand up to them, they run away. 
Mia: Not this one. 













 




21 Eylül 2012 Cuma

The Tall Man


Amerikan sinemasının özgün filmlere yöneldiğini görmek herkesi şaşırtabilir. Ancak şaşırmanıza gerek yok doğrusu. Çünkü yönetmeni Fransız Pascal Laugier, kendi ülkesinde yaptığı orijinal işlerle tanınıyor. Tabii bu da yapımcıların iştahlarını kabarttı. Bunun üzerine hemen Laugier ile bağlantıya geçildi. 

Özellikle de Martyrs'ın yönetmeni olarak tanınmasında filmin popülerliğinin büyük payı var. Oyuncularını henüz uluslararası starlara dönüştüremese de, yönetmenini bir nevi Hollywood yıldızlarıyla üst ligte oynama fırsatı verdi. Özellikle de korku filmleriyle hayran kitlesi ediniyorsanız. Eninde sonunda Hollywood'a yolunuzun düşeceği aşikardır. 



Filmin konusunu kısaca özetleyeyim. Küçük bir kasabada küçük çocuklar kaçırılmaktadır. Görgü tanıklarının çoğu uzun boylu bir adamdan bahseder. Bu yüzden de halk arasında Uzun Boylu Adam yani Tall Man adı verilen kişinin gerçekleştirdiği olaylar neticesinde korku hakimdir. Kasabanın sağlıktan sorumlu kişisi hemşire Julia Denning'in oğlunun kaçırılmasıyla olaylar farklı bir boyut alır. Çünkü kasabanın delisi Trish bu olayların aslında farklı bir gizeme bağlandığını düşünüyordur. Kasabanın hiç konuşmayan sessiz kızı Jenny ise olanları bilir, tanık olur. Fakat herkesin olduğu gibi bu kasabada onun da gizemli bir düşüncesi vardır diye özetlenebilir. Çok ayrıntıya giremedim, çünkü filmin olayı biter yoksa. 



Tall Man, konusuyla korku filmini anımsatsa da, aslında kendi içinde sürprizli bir drama denilebilir. Çünkü korku öğeleri dışında kendince mesaj verip bunun dramaya yatkın özelliklerini sürprizi olarak izleyicilere sunuyor. Ne demek istediğimi anlatamadıysam, bunu bir örnekle zenginleştireyim. "The Village - Köy" filmini hatırlarsınız. Film tamamiyle içinde barındırdığı unsurlarıyla bir korku filmi olduğunu gösteriyordu. Ancak filmi sonuna kadar izleyenlerin fark ettiği üzere, film başlı başına bir dramaydı. Hatta bu yüzden de çoğu sinema sever hayal kırıklığına uğradı. Bunun nedenlerinin başında yönetmeninin korku filmleri üretmesi olarak gösterilebilir ama aslında perde arkasında korku filminden çok drama olmasıyla alakalı bir durum olduğu aşikar. Bu filmde de böyle bir ilişki söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. 



Filmin ilk yarısında resmen korku türüne hizmet eden maskeli bir adamın gerçekleştirdiği eylemleri görürken, klişelerden klişe beğenen bir senaryonun içinde olduğumuzu hissediyoruz. Ancak ne hikmetse senarist kendinde ben aslında bu hikayeyi anlatmıyorum der gibi, 360 derece konuyu değiştirerek, aslında bu filmi izleyiş amacımız olan korku filmi izliyorum zihniyetini değiştirerek, seyirciyi aptal yerine koymaya çalışıyor. Tabii bu akıllı adamımızın tek sorunu bu uygulamayı yaparken son derece zorlama bir iş gerçekleştirdiğini fark edemeyişi olduğu söylenebilir. 

Nitekim hikaye son beş dakikasında o kadar hızlı ve zorlama bir son hazırlıyor ki, Jessica Biel'in harika portresini unutuyorsunuz. Çünkü kafanız karışıp aptala dönüyorsunuz. Ağzınızdan tek bir cümle çıkıyor: "Bu muydu?".. Evet bu cümle çıkıyor. Çünkü filmi izledikten sonra vakit kaybı yaşadığınız gerçeği beyninize hakim olan sonuç oluyor. 



Tamam farklılık adına çok kasılmış ve filmin beğenenleri de çıkacaktır. Ama bana sorarsanız, film sınıfta kalıyor. 106 dakikanın 80'inde farklı, 17'sinde farklı ve 4-5 dakikasında farklı işlere göz kırpmaya çalışmak, aynı yapbozun içindeki renklerin arasında kaybolmanızı sağlıyor. Hayır, böyle filmler yaparak zamanınızı siz kendiniz harcamış oluyorsunuz ama benim üzüldüğüm kısım, bunca oyuncu performansının heba edilmesi oluyor. 

Sonuç olarak korku filmi kalbi altında izleyenler hayal kırıklığına, drama kalıbı altında izleyenler de daha çok korku filmi izlemiş gibi olacak. Kimseye yaranamayan bu filmi tavsiye etmiyorum. Sırf meraktan izlemek isteyenlere tavsiye edilir. Yoksa başka örneklere yönelin derim. 







5 Eylül 2012 Çarşamba

Cosmopolis


Son yıllarda ortaya çıkan krizler, insanların canını çokça yaktı. Bunun neticesinde de bir sürü aile dağıldı. İnsanlar işlerini kaybettiler. İşte bunun gibi olumsuzlukların perde arkasındaki temel sorumlular, para ile oynayan insanlardı. Bir nevi kıyamete sürüklenen para piyasası üzerine, distopik bir dünya içerisinde geçen hikayesiyle "Cosmopolis", bu dünyanın dili olmaya çalıştı. Don DeLillo'nun romanından beyaz perdeye uyarlanan bu roman, belki de günümüz insanın nasıl bir noktaya ulaşacağını gözler önüne seriyor. 

David Cronenberg, bu karanlık geleceği fark etmiş olacak ki, kitabı filme uyarlamış. Kitabın yapısına baktığımızda ekonomik krizin insanlara zarar verdiği bir dönemde ana karakter Eric Packer'in limuzininde yolculuğunu izliyoruz. Filmin çoğunluğu bir limuzinin içinde geçiyor. Limuzine binen değişik simaları tek tek görüyoruz. Kimisi bir bilgisayar dahisi, kimisi bir fahişe... Eric'in temasta olduğu kişileri, ofisi gibi kullandığı limuzininde konuk ediyor. Belli ki günümüz insanın yaptığı da bunun gibi bir şey olsa gerek. Odasına kapanıp, bilgisayar başında kendi hapishanesinde esirleşiyor. Bunun sonucunda internetin verdiği imkanlarla hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını fark ediyor. 



Filmin konusuna değinmiş gibi olsak da, yine de olabildiğince yalın bir şekilde anlatayım. Film Eric'in saçını kestirmek için yola çıktığı berber dükkanına ulaşma serüvenini anlatıyor. Bu kadar basit işte. Limuzini olayların çıkmasından dolayı yoğun trafiğin ortasında sıkışıyor. Böylece gün içerisinde farklı kişilerle temas halinde olmasını sağlıyor. 

Bu insanların en önplana çıkanları yeni evlendiği karısı Elise ve Eric'in güvenliğinden sorumlu koruması Torval... Eric'in ilişkisi tam anlamıyla bir muamma... Karısıyla zengin babası yüzünden evlenmiş ve buna evlilik adı verilmiş. Halbuki Elise kendi buhranlarını içinde barındıran ve özgür olmak isteyen paranoyak bir genç kız... Eric'i kocası olarak biliyor ama ona yüz vermekten kaçınıyor. İlişkileri tam anlamıyla muallak... Belki de gelecekte günümüz ilişkilerinin alacağı durumu yansıtan bir tablo... Sonuçta kaç kişi doğru insanla evleniyor ki?



Torval ise son derece işine düşkün ve her şeyini Eric'i korumaya adayan bir karakter... Bu yüzden de zaman zaman sinir bozucu olabiliyor. Bu yüzden de Eric dertli... Onun sürekli babasıymış gibi onu koruması canını sıkıyor. O özgür olmak istiyor. Tıpkı bir çocuk gibi... Bu yüzden de aklına gelen her türlü şeyi yapıyor. Önüne gelenle sevişmek istiyor, insanları öldürmek ve hatta ölmek istiyor. Paranın sahip olduğu her şeye sahip... Bunca paraya rağmen özgür değil. Tehditler alıyor. İşte bu yüzden de mutlu olacak bir şeyleri araştırıyor. Bağlanacak bir dalın peşinde...

Sokaklarda kaos hakim... İnsanlar bir şeylere zarar vermek istiyorlar. Ancak en çok da düşüncelerini dile getirmek istiyorlar. Böylece mesajlarını iletip kendilerini önemli hissedecekler. Ya da sisteme karşı kendilerince bir darbe vurabilecekler. Krizin yarattığı boşluk sonucunda işsiz kalan bu vatandaşlar öfkeliler ama yine de en temelinde kendilerinde bir boşluğu doldurup yalnızlıklarını dindirmek istiyorlar. 



Ölüm artık bir korku nesnesi değil. Tam tersine yaşamak için bir neden halini alıyor. Ancak bunu hiçbir insan itiraf edemiyor. Bu yüzden de rutin bir şekilde sağlığına dikkat ettiren, adeta tarattıran bir ana karakterin, korkuyla imtihanına tanık oluyoruz. Sağlıklı olmaktan çok, sağlıklı olmayı duymayı seven bir insanın prostatının asimetrik olduğunu öğreniyoruz. Bu bilgi belki çok gereksiz ama onun için sağlık kontrolü yaptırmak için yeni bir neden halini alıyor. 

Film temelinde insanların yaratıcılıklarının ölmesi, dahilerin bile zamanla yozlaşan düzene ayak uydurmasını anlatmaya çalışıyor. Sözlerini görsellikle değil de, sözleriyle vermek istiyor. Bilhassa son dakikalarında amaçlanan mesajlar yerlerine oturtulmaya çalışılıyor. Tabii bunca kaosun içinde bu mesajlar da yok olup gidiyor. Doğa yok olurken, dengeler de alt üst oluyor. 



Cosmopolis, beklentileri çok arttıran ama bunları yeterince karşılayamayan bir film. İnsanda bitmemişlik hissi uyandırıyor. Bunun neticesinde bir insanın tek gününe yoğunlaşırken, aslında sinemasal durgunluğun hakim olduğu tatminsizlik hissini içeriğinde barındırıyor. Distopyanın verdiği karanlık atmosfer, kötücül hayal gücü filme ton olarak katkı sağlarken, tempo bakımından sığ kalıyor. Söylediği sözler bazı yerlerde o kadar yerindeyken, bazen de olabildiğince yersiz kalıyor. Yıldızlarla dolu oyuncu kadrosu ise bir nevi podyumlaştırılan bir sinema sahnesine tanıklık ediyor. 





Fareler de bir nevi sembol gibi lanse ediliyor bu evrende. Fareler para olsaydı, kimbilir nasıl bir dünya bizi beklerdi tezi üzerinden gidiliyor. İlk anda "12 maymun" tarikatinin hatırlatsa da, aslında bir sözden yola çıkılan bir ayrıntıdan ibaret fareler...

Sonuç olarak Cronenberg formdan düştü denilmesine neden olan, sevenin çok seveceği, sevmeyenin de nefret edeceği bir filmle baş başayız. Bana kalırsa film kendi hiçliğinin içinde gömülüp kalıyor. Ne ağlayanı var, ne de hissedebilecek kadar kendini biliyor. Zor kitap, vasat film... 


Eric Packer: My prostate is asymmetrical.






13 Mayıs 2012 Pazar

The Awakening (2011)



Perili evler konsepti çok uzun zamandır korku sineması için altın madeni konumundalar. Bu yüzden de gün geçmiyor ki yeni bir perili ev filmi gelmesin. İşte onlardan biriyle karşı karşıyayız: "The Awakening - Öbür Dünyadan"... 

Genelde Hollywood'un bu türe yaklaşımına alışsak da, son yıllarda Avrupa'dan da sıkı örnekler çıkmaya başladı. Özellikle İspanya ve Fransız sinemasından "perili ev" temalı hayalet filmleri sinemaya yeni bir soluk kazandırmaya başladı. İşte yine bir Avrupa ülkesi olan İngiltere'den seyircileri germeye hazırlanıyor. Yakın bir zamanda "Woman in Black" filmiyle yine İngilizler bu tip bir filme imza atmışlardı. 


Bu sefer 1921 yılı İngiltere'sindeyiz. I. Dünya Savaşı'nın yaşattığı acılar ve kayıplarla oldukça çok yara almış bir ülkenin topraklarındayız. Travmatik acıların ortasında herkes doğaüstü güçlere inanma eğilimindeyken, Florence Cathcart adında sahtekarlıkları, asparagasları çözme ve 'hayaletleri yakalama' konusunda uzman bir kadın, bir şikayet üzerine taşrada yatılı bir okula gelir. Kendisine iletilen bilgilere göre okulda birden çok hayalet gezmekte, öğrencilere ve hademelere görünmektedir.

Florence başta bunun rastladığı diğer vak'alar gibi bir oyunu olduğuna ve kendi yöntemleriyle gerçeği ortaya çıkartacağına inanır. Fakat bildiği ve inandığı her şey, görünmeyen varlıkların kendilerini hissettirmesiyle alt üst olacaktır. Tabii hayaletlerle mücadele ederken, bir yandan da evin karanlık geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalır.



Televizyona yaptığı belgesellerle tanınan Nick Murphy filmin yönetmeni konumunda bulunuyor. Murphy, filmin ağırlığını baş rol oyuncusu Rebecca Hall'ın üzerine yığarak, onun kişisel performansına odaklanıyor. Florence karakterinin bir yandan işinin ustası, ısrarcı ve bilime inanan idealist halini canlandırırken, bir yandan da geçmişinin gölgesinde kalan hastalıklı ruh haline odaklanıyor. Kısmen Hall da rolünün altından kalkmaya çalışıyor. Ancak karakterin çalışmaları üzerinde o kadar az odaklanılmış ki, film bir anlamda ana karakterinin sığlaşmasına engel olamıyor. 

Filmin özellikle yan karakterleri ilgi çekiciler. Yatılı okulun kahyası, çocuklarla ilgilenen emektar çalışanı rolünde Imelda Stounton tek kelimeyle döktürüyor. Yüzündeki tekinsiz ifadelerle bir yandan izleyicilerin tüylerini diken diken ederken, bir yandan da dramatik unsurların kuvvetli olmasına büyük katkıda bulunuyor. Öte yandan Florance karakterinin en yakınında duran Robert Mallory karakterini canlandıran Dominic West, son derece sağlam bir oyunculuğa imza atmış. Özellikle savaş sonrası acılarından doğan hatıralarına hatırlayıp, mazoşistleşen eski bir askere hayat verirken, son derece dikkat çekici performans sergiliyor. 



Filmin belki de en başarılı diyebileceğimiz özelliği görsel efektleri denilebilir. Yüzü belirsiz hayalet çocuğun üzerinde kullanılan CGI efektleri, filmin en çok gerilim dozajının arttığı oyuncak ev sahnesindeki, sahne tasarımı görülmeye değer olarak gösterilebilir. 

Sonuç olarak korku filmlerini sevenlerin ilgisini cezbedecek "The Awakening - Öbür Dünyadan", hayalet hikayelerini sevenler için tavsiye edilir. Özellikle de sonundaki sürpriz final, izleyenlerin hoşuna gidebilir. Öte yandan klasik bir hikayeden yola çıkan film, çok da yenilik barındırmıyor. Yerinde oyunculukları, ürkütücü atmosferiyle bu yılın ortalama filmlerinden bir tanesi... Çok fazla beklentiye girmeden izlerseniz keyif alabilirsiniz, aksi takdirde şansınızı başka filmlerde deneyin...