Kült, esas olarak “din” anlamında kullanılsa da, din ve sosyoloji bilimlerinde, çevrelerindeki kültür veya toplumun genel veya anaarterin dışı gördüğü inanç, uygulama veya ibadetlere kendini adamış bir birleşik insan topluluğuna verilen isimdir.

Kitsch, varolan bir tarzın aşağı bir kopyası olan sanatı sınıflandırmak-ifade etmek için kullanılan Almanca bir terimdir.

Klişe (Fransızca: Cliché) uzun süre çok fazla kullanılmış ve artık etkisini yitirmiş ifade, fikir ya da öğelerdir.

polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2012 Pazartesi

Headshot (2011)



Her insan kaderini kendi belirler. Belki de bu film için söylenebilecek yegane sözü yazımızın başında söylüyorum. Her insanın bir hedefi vardır. Bu yüzden idealist bir yapı içerinde olup, sonuna kadar savaşabilir. Ancak bazı engeller onu kötü yola saptırmaya çalışacaktır. Deyim yerindeyse karanlık tarafa çekecektir. Peki ya çekilirse?


Tayland'ın göbeğinde kirli işlerle mücadele eden korkusuz bir polisin, dış güçlerin kötü planlarının içinde bir piyon haline gelmesini anlatan film, aynı zamanda suçun isteyerek ya da nasıl çıkmazlardan sonra işlenebileceği üzerine yeni şeyler söylemeyi deniyor. Üstelik de bunu Tayland sinemasınca yapmaya çalışıyor. 




Filmimizin konusuna gelirsek; Tul her türlü işe sımsıkı sarılıp, yozlaşan politikacıları, iş adamlarının foyalarını ortaya çıkaran idealist bir polistir. Ancak bir gün başından vurulmasıyla, görüntüleri tepetaklak görmeye başlar. Hayatı bu yönde değişmeye başlar. Her şeye rağmen işine devam eder. İblis kod adlı bir adam ona pis işlere buluşan adamlar hakkında bilgileri paylaşıyordur. Tul, yine iş üstündeyken tuzağa düşer ve Joy isimli bir kadınla bir gece geçirir. Ardından da uyandığında kadın ölü bulunur. Sıkıştırdığı politikacının avukatı şantaj yaparak, davaları çekmesini ister. Ancak Tul öfkesine direnemez ve avukatı oracıkta öldürür. Bunun üzerine hapse girer. Burada fazla yatmadan İblis çıkagelir ve onu özel bir suikast timine dahil etmek istediğini söyler. Bunun üzerine geri dönüşlerle dolu karanlık hayatını izlemeye başlarız. 




Filmin karmaşık kurgusu zaman zaman dikkat dağıtıcı olsa da, pür dikkat izleyen seyirciler adına zengin bir yapının içerisinde olduğunuz düşüncesi hakimdir. Özellikle hapis öncesi ve hapis sonrası olmak üzere filmi iki bölümde inceleyebiliriz. Ancak ben bunu yapmak yerine bazı önemli noktalara değinmek istiyorum. 


Bunlardan biri ortağıyla baskınlara giden saf ama inatçı polis yaşamı... Bu kısım her an tuzağa düşmeye hazır bir karakterken, hapis sonrası aşkın kollarında hayat bularak yaşama tutunan bir adam halini alıyor. Ancak sevgilisinin ölümüyle karanlık bir adamın varlığı ortaya çıkıp hüküm sürüyor. Zaten filmin içinde de "Ben adam öldürebilirim ama haydut değilim." derken aslında doğruluk için karanlığa bulaştığı belli bir adamdan bahsettiğimizi anlayabilirsiniz. Son bölümde ise huzuru arayan bir adamın, bulaştığı pisliği temizlemesini izliyoruz. Malum hayat bir intikam oyunu ve kimden alacağını bilemiyorsun. 




Filmin belki de en büyük esprisi karakterin kafasından vurulduktan sonra görüntüleri ters görmesi olmuş. Ancak bu özelliği yeterince iyi kullanamıyor film. Tamam bazı kareleri çok iyi yakalamışlar bu özellik sayesinde ama hikayeye pek katkısı olduğunu söyleyemeyeceğim. Sadece biraz replikler için fırsat yaratılmış, biraz da ayrıntılar için koyulan bir özellik gibi olmuş. Örnek vermek gerekirse televizyonun ters çevrilerek izlenmesi denilebilir. 


Filmin içinde iki tane aşk teması var. Birisi femme fatale gibi başlayan ama daha sonra kurbanına aşık olan kadının yani Tiwa ile Tul'un ilişkisi... Bu ilişkinin içerisinde uyum sağlanıyor ancak, kara filme doğru gidebilecek bir yapıyı bu bölümde kaybediyor film. Hatta ikinci şans da var. Diğeri ilişki olan Rin - Tul ilişkisinde de femme fatale unsuru var ama nedense bu çok bariz silah kullanılmamakta diretiliyor. Hatta kullanılsa da, sonrasında yok aslında öyle değil olay gibi bir klişeye dönülüyor. Bu da filmin bozuk, oturmamış yerlerinden sayılabilir. 




Baş rol oyuncusu Nopachai Chaiyanam yani karakterinin adıyla Tul, son derece karizmatik bir adam profili çizerek, filmin ağır yükünü omuzlarında taşımış adeta. Yönetmen Pen-ek Ratanaruang ise genel problemini aşamamış. Öbür filmlerinde de gördüğümüz üzere, olmamışlık ve başlarda iyi giden filmin zamanla ritm duygusunu yitirmesi esasına dayanarak olgunlaşmamışlık hissi yaratması, yönetmenin potansiyelini zedeliyor. 


Yine de sonuç olarak ilgi çekici bir fikre sahip olsa da, seyircileri yeterince tatmin etmeyen bir filmle karşı karşıya kalıyoruz. Belki bazı açılardan izlenmesinde fayda olabilir ama ne yazık ki vasatı aşamayan bir film olmaktan kurtulamıyor. Yönetmen belki de bir sonraki filminde şeytanın bacağını kırabilir... 




Tul: Evlenelim mi?
Tiwa: Ama ben pek iyi bir insan değilim.
Tul: Ben zaten iyi insanları sevmem, erken ölürler.










4 Nisan 2012 Çarşamba

Serbuan maut (2011)



Son yılların en iyi aksiyon filmiyle karşı karşıyayız. Hem de Endonezya yapımı bir film... Son derece basit konusuna rağmen nefes nefese dövüş sahneleriyle, silahlı çatışmalarıyla, patlamalarıyla adrenalinin üst düzeylere çıkartan bu film, kültleşme yolunda ilerliyor. Gece yarısı çılgınlığı olarak fenomene şimdiden dönüştü bile. Bir an olsun durmayan bu filmin, hayran kitlesi gittikçe büyümeye devam ederken biz de filmimizi inceleyelim. 


Filmimiz ilk olarak Toronto film festivalinde görücüye çıktı. Burada yoğun ilgi karşısında ne yapacağını şaşırdılar. Ardından gece yarısı seansları ayarlanmaya başlanıyor. Sonrasında ise başta konsept festivaller olmak üzere çok kişinin ilgisini çekmeyi başarıyor. Tabii Endonezya yapımı olduğu için kimileri şaşırıyor. Ancak incelediğimizde Endonezya tür sinemasında oldukça ileri bir ülke, hatta ülkemizde henüz oturtulamayan birçok türü de başarıyla uyarlayabiliyorlar. Bunların başında korku, aksiyon ve bilim kurgu filmleri geliyor. 




Filmimizin konusu ise gayet basit aslında. Jakarta'nın varoşlarında bir binaya baskın yapılacaktır. Bu bina ünlü suç çetelerinden birine aittir. Karşı çeteler defalarca işgal ettiyse de, Mad Dog isimli liderlerinin bu kalesini ele geçirememişlerdir. Liderlerinin sırrı ise bellidir. Tüm binaya nerede it kopuk varsa doldurmuştur. Tecavüzcüler, hırsızlar, katiller ve bunun gibi bir sürü suçlu bu binada yaşamaktadır. Bedava yaşam hakkı için savaşmaya hazır birer asker gibidirler. 20 kişilik SWAT timi ise işte bu suçlularla dolu binaya baskın yaparak suçluları tek tek avlamayı hedeflerler. Ancak girdikleri bina, onlar için bir anda arı kovanına döner. Çünkü hayatta kalmak çok güçtür. 


İnanılmaz dövüş sahneleriyle, adeta insana filmden sonra dövüşme isteği uyandıran film, insanı koltuğunda oturtturmayan bir tempoya sahip. Öyle ki düşmanın nereden çıkacağını anlayamıyorsunuz. İyi çalışıldığı belli olan koreografiler insanı büyülüyorlar. Estetik dövüş sahnelerini ortaya çıkartarak dolu dolu aksiyonu hissetmenizi sağlıyor. Tabii aksiyon dövüşler dışında mermilerin su gibi akmasıyla ve bıçakların kan gövdeyi götüren hareketleriyle de filmin bütününe yayılır kıvamda hazırlanmış. 




Film baş rolündeki iki isim, filmi sırtlayanlar denilebilir. Bunlardan biri Endonezya'nın yeni süperstarı Iko Uwais, diğeri ise Endonezya Judo şampiyonu Joe Teslim... Bu iki adamın hikayelerine kısaca değinilse de, geçmişleri biraz havada kalıyor. Ama kimin umurunda... Herkes onların mükemmel dövüşlerine takılıp kalıyor. Bu kadar kombinenin bir arada bulunduğu kaç film sayılabilir ki? Belki eski Çin dövüş filmleri olabilir. Onlarda bile bu kadar seri dövüşler yoktur belki de...


Filmin en can alıcı karakteri ise liderin sağ kolu diye nitelendirebileceğimiz zekası çok çalışmasa da, inanılmaz bir dövüş tekniği olan kısa boylu ama yenilmez karakter Dagu... Öyle ki hiç duraksamadan son yılların en ölümsüz karakteri ismini taksam yeridir. Bir insan bu kadar mı ürkütücü olabilir. Bildiğiniz ölümsüz nitelemesini doğrular düzeyde bir villian karakter... Düşünün benim izlediğim salondaki insanlar tüm sessizliği film içinde korusalar da, bu karakterin öldürülüşünde salonda bir anda alkış patlaması yaşandı. Bu kadar zor bir rakip uzun zamandır sinemalarda görülmedi belki de... Ben şahsen bu karaktere odaklı bir film izlemek isterim. Bu adam için bile film görülmeye değer. Klasik bir tabir vardır. Bu adam adeta bir bölüm sonu canavarı...




Sonuç olarak gerçek bir aksiyon patlamasına hasretseniz bu film size ilaç gibi gelecek... Kendinize getirecek bir doping bombardımanı niyetine bu filmi izleyebilirsiniz. Harika dövüş sahneleri, durmayan temposu ve basit hikayesiyle sizlere iyi vakit eden bu film, aksiyonseverleri hayal kırıklığına uğratmayacaktır. Tavsiyemdir...



Machete Gang #1: If I'm mad, I will enrage.



21 Mart 2012 Çarşamba

Boy Wonder (2010)


Gözünün önünde annesi öldürülen bir çocuk, yaşadığı bu olayı unutabilir mi? Bu travma hayatının sonuna kadar onunla mı gider. Ya da hayat bu olay üzerinden mi şekillenmeye başlar? Boy Wonder bu tip sorulardan giderek, kendi içinde bir adalet dengesi kurmaya çalışıyor. Peki başarabiliyor mu?

Akla ilk başta son dönemde sıkça karşımıza çıkan süper kahramancılık oynayan genç filmlerinden biri gibi geliyor. Ancak film ilerledikçe bu yoldan saparak kendi gerçekliği içinde farklı bir yön çiziyor. Özellikle afişindeki gizlenmeye çalışan boyalı yüzün, bir süper kahramandan farksız olması, filmin bu yoldan gideceği izlenimi yaratıyor. Bu teknik işe yaradı mı bilinmez. Önyargının baştan ortaya çıkmasına neden oluyor. Yine mi bu tip film diye. 


Tabii filmi izledikçe filmin farklı yönlere kaydığını fark ediyorsunuz. Özellikle de aksiyondan çok suç - gerilim türleri üzerinde seyretmesi, filmin bir anda eğlenceli filmler kategorisinden ayrılmasına neden oluyor. Ana karakterin şizofrenik hareketleri, yavaşça bir travmanın neden olduğu şoka bağlanırken klişelerin bükülmeye çalışılması çok da etkili durmuyor. 

Neden böyle dediğime gelirsek; film bariz bir şekilde kötü ve sıradan senaryosunu fazla ciddiye alıyor. Bu yüzden de iyi film rolü yapmaya çalışıyor. Ancak ne yazık ki vasatın altındaki genel alt yapısı durumu kurtarmaya yetmiyor. Bu yüzden de seyircinin sevdiği yönlere kaymaya teşebbüs ediyor. Böylece film ne kadar havada kalsa da, sürprizlerimle seyirciyi memnun ederim kılığına girmeye çalışıyor. 


Bu örneklendirmeden önce dilerseniz filmin konusuna bir göz atalım. Sean Donovan, küçük bir çocukken çok sevdiği annesinin gözünün önünde öldürülmesine tanık olur. O günden beri içine kapanık sessiz bir çocuk olmuştur. Ancak Sean geceleri diğer yüzü ortaya çıkar. İnsanları rahatsız eden, suç işleyen ve adaletin yerini bulmadığı davalardaki suçluların yanına giderek gövde gösterisi yapar. Gece bu tip adamlarla boğuşur ve en sonunda da ceza olarak onları öldürür. Bu adamların kurbanları onu kahraman olarak görse de, bu suç rüzgarı polisin hoşuna gitmez. Teresa Ames isimli yeni terfi alan polis memuru, cinayet masasında Sean'ın öldürdüğü adamların cesetlerinden yola çıkarak katil kahramanı bulmaya çalışır. Ancak işin ilginç yanı Teresa ve Sean'ın yavaş yavaş arkadaş olacağıdır. 


Kısaca bilindik bir süper kahraman hikayesiyle karşı karşıyayız. Tam olarak süper kahraman olmasa bile kendi  adaleti dağıtan insan modeli de denilebilir. İşte bu model bir film beklerken, senaryo bir anda sözde seyirciyi ters köşe yapmak adına yeni adetler çıkarmaya çalışıyor. Örneğin babası ile olan ilişkiye yönelerek drama yönelirken, çok geçmeden karakterini umursamadan şizofrenik bir kişiliğe döndürüyor. Ancak bunu yaparken de aslında ben size öyle bir şey demedim dercesine umursamaz bir tavır sergiliyor film. Tabii filmin sonunda da aslında çok film izleyenlere sürpriz gelmeyecek bir final bizlere sunuluyor. Farklı olma kaygısına fazla takan film, kendi içinde çürüyerek vasıfsızlaşıyor. 

Filmin en büyük handikaplarından biri de filmin oyunculuklarındaki kötülük... Ciddi ciddi ana karakterler inandırıcılıktan uzaklar. Son derece müsamere görüntüsü içinde replik ezberleyen robotlar gibiler. Bu yüzden de bazen insanın tahammül sınırları zorlanıyor. İlginç olan filmin sonundaki sürprizin filmin genelindeki kötü havayı yok edeceği düşünülmesi...

Sonuç olarak klişe ve kötü oyunculuklarıyla film izlenmeye değmez klasmanında. Bu filmi izleyene kadar Kick-ass bir daha izlenebilir. Bu yüzden kahraman filmi bekliyorsanız bu film sizin için değil. İntikam hikayesi diyorsanız o da değil. Geriye ne kalıyor? Vakit kaybı, sadece vakit kaybı... Tabii buraya kadar anlattıklarım ilginizi de çekebilir. O kişiler deneyebilirler tabii ki...




15 Aralık 2011 Perşembe

The Guard



Yalnız adamlar sinemanın en sık rastlanan formüllerinden biridir. Bu adamlar kendi bildiklerini yaparlar. Kuralları önemsemezler. Çünkü çoktan kendi kurallarını koymuşlardır. Bu tip adamlara kahraman denebilir, bazen de deli... Fakat açıkça söylemeliyim The Guard filminin baş karakterine ne desem bilemedim. 


İrlanda son dönemde kendine özgü mizah anlayışıyla ilginç yapımlara imza atıyor. Çoğunlukla suç odaklı filmleri, adeta İrlanda'nın üstüne yapışan bir leke halini aldı. Leke derken ille de kötü anlamda düşünmemek lazım. Ancak filmlerinde suç oranları, dışarıdan bakanlar için öyle bir imaj çiziyor. Tabii bu olayı bırakırsak, filmlerindeki suç oranına rağmen içerdiği mizahi unsurlarla insanlara cazip gelmeye devam ediyor. 




The Guard'ın konusu ise kısaca şöyle: Çavuş Gerry Boyle son derece şahsına münhasır bir polis memurudur. Yeri geldiğinde uyuşturucu kullanır, fahişelerle seks partileri yapar ve hatta cinayetlerdeki delillerin üzerinde oynamalar yapar. Bu kadar yoldan çıkmış bir polis gibi görünse de aslında işini seven, güvenilir bir adamdır. Dışarıdan baktığınızda bir gerizekalı gibi görünse de, kendi içinde son derece donanımlı bir adamdır. Hatta bu yüzden de bazı verdiği cevaplar insanı şoka uğratabilir. 


FBI gizli bir operasyon için İrlanda'ya gelmiştir. Ajan Wendell Everett'in önderliğinde bir uyuşturucu çetesini çökertmek isteniyordur. Ancak nereden başlayacaklarını bilemezler. Tabii tam bu noktada devreye Boyle girer. Aranan adamlardan birinin öldüğü söyler. Bunun üzerine ajan Everett, Boyle'un izlediği yoldan gitmeye karar verir. Ancak bildiğiniz üzere bu Boyle'dur kendi yöntemleriyle işleri çözmeyi tercih eder. Nitekim ortağı öldürülünce bu işin peşini bırakmayacaktır. 




Brendan Gleeson tek kelimeyle harika bir performans sergiliyor. Kendine özgü İrlanda esprileriyle, ani zeka pırıltılarıyla ve polis sezgilerini birleştiren bir yandan ciddi, bir yandan da olabildiğince laubali bir adamın resmini çiziyor. Üstelik yakaladığı jestlerle de karakterini son derece inandırıcı kılıyor. 


Ajan Everett rolündeki Don Cheadle ise tam tersine ciddi ve normal görüntüsüne rağmen absürt bir oyunculuk sergiliyor. Saf tavırlarıyla, geçmişinde büyük başarılar kazanmış bir adama göre fazla şaşkın bir durumda. Zaten bir İrlanda filminde oynaması bile ilginç bir deneyim olmuş gibi gözüküyor. 




Filmin diğer oyuncu kadrosunda ise Liam Cunningham ve Mark Strong gibi oyuncular oynuyor. Ancak bu iki kişinin karakterleri de, kendine has bir mizahın içinde kavrulmuş birer tipleme gibiler. Sanki şu üç adamın olduğu fıkralara benziyorlar. Biri fazla ukala bir İngiliz, biri sözde oyunlar oynayan kendine güveni tam bir üçkağıtçı, diğeri ise beyni pek çalışmayan soğukkanlı bir katil... Bu üç kötü adam filmin içinde terör estirirken, kendi aralarındaki diyaloglar son derece komedi türüne yatkın cümleler olarak seyirciye gönderiliyor. 


Tabii İrlanda'ya özgü izler filmin içinde bol bol dikkat çekiyor. Örneğin her İrlanda'nın ırkçı olduğu, gördükleri her yabancı uyruklu kadının Romen olarak nitelendirdiği gibi bazı yakalanan İrlanda'ya özgü espriler dikkat çekiyor. Zaten bu filmin bir İrlanda filmi olduğunu özellikle, soruşturma yapılırken uğranan bir evdeki cevaptan anlıyoruz. Amerikalı adamın "İngilizce biliyor musunuz?" sorusuna kapıyı açan adam kendi diliyle (muhtemelen keltçe) "İngilice konuşmak istiyorsan, İngiltere'ye git!" gibi bir yanıt veriyor. Böylece kafamıza bir İrlanda filmi izlediğimiz kazınıyor. 




Boyle, her ne kadar bu kadar sıradışı bir polis olsa da, onun da sorunları var. Örneğin annesi hasta ve onu mutlu etmek için her şeyi yapmaya çalışan hayırlı bir evlat kendisi. Onun ölümünü yine mizahi de olsa bekliyor. Sonuçta mutlu olmadıktan sonra yaşamanın ne önemi var öyle değil mi? Bunun yanı sıra ortağının karısına sahip çıkması, onu teselli etmesi ve kesinlikle göz koymaması da etik değerlerinin herkes gibi olmasa da hala var olduğunu bizlere kanıtlıyor. 


Yer yer insanı kahkahalara boğan esprileri, polisiyenin bir komedi alanına dönüşmesini sağlayan yapısı ve eğlenceli zaman geçirmenizi sağlayan senaryosu ile film başarılı bir yapım olarak dikkat çekiyor. İrlanda filmleri böyle iyi olduğu sürece, bizler de zevkle takip etmeye çalışacağız gibi görünüyor. 


İyi seyirler...  Bir deneyin, pişman olmayacaksınız...



Sergeant Gerry Boyle: I'm Irish. Racism is part of my culture.



11 Aralık 2011 Pazar

The Son of No One



Geçmiş tozlu bir sandık gibidir. Nefes alamayacağını bilsen de, kaybettiğin bir şeyi bulmuş kadar sevinirsin. Ya da tozdan nefes alamazsın. Her halükarda duygularını canlandıracak kırıntılara rastlarsın. Bu yüzden de geçmiş insanın sırtındaki yük gibidir. Yaşlandıkça ağırlaşır. 


The Son of No One'da da geçmişin gölgesi karakterimizin üzerine yoğunlaşıyor. Önünü gelemeyecek vaziyete geldiğinde kapan canını acıtıyor. Bu yüzden de sırları ortaya çıkarmalı ve ona şantaj yapan kişiyi bulmalıdır. Bir nevi konu amaç doğrultusunda filmimiz ilerler. 




İsterseniz hikayesini biraz açalım. Jonathan kısaca Milk, geçmiş yaşantısını geride bırakmaya çalışan pek genç yaşta sayılmayan 30 yaşlarında çaylak polislik yapan bir adamdır. Karısı ve bir nevi nörolojik bozukluğu olan kızıyla yaşamaktadır. Ancak yıllar önceki bir davanın tekrar göz önüne çıkması sonucunda, Milk geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalır. Çünkü o küçük bir çocukken istemeden de olsa iki kişiyi öldürmek durumunda kalmıştır. Bu olaylar örtbas edilmiştir. Şu an ise bu olaylar ona şantaj malzemesi olarak kullanılmaktadır. Bu olayda o dönemlerde en iyi arkadaşı olan Vinnie şüpheli konumundadır. Olayları aydınlatmaktan başka çaresi yoktur. 




Filmimiz ağır tonlu bir gerilim/drama filmi denilebilir. Bu ağırlık ciddi ciddi damarlarınıza yansıyan atmosfere dönüşse de, temponun düşüklüğü filmin izlenebilirlik olayını oldukça düşürmüş gibi görünüyor. Çünkü film ilerlese de konu sürekli yerinde sayıyor izlenimi veriyor. 


Filmin yönetmeni Dito Montiel, daha çok ilk filmi A Guide to Recognizing to Your Saints filmiyle tanınıyor. Bu film ilk çıktığında iki önemli oyunun doğmasına sebep olmuştu. Bunlardan biri şu an büyük prodüksiyon filmlerin vazgeçilmez ismi Shia Lebeouf ve küllerinden doğan Robert Downey Jr... Bu ilk filmi çeşitli festivallerden büyük beğeni toplasa da yine de tempo bakımından sorunlu başka filmiydi. 




Bu yeni filminde şu anki kariyerinde üç filmde de beraber çalıştığı Channing Tatum ile beraber çalışıyor. Başrolde kendini arayan Milk karakterine mimikleriyle yoğun bir hayat verse de, yine de filmi tek başına sırtlamakta güçlük çekiyor. Henüz A sınıfı oyuncuların yanında yerini alması için yeterli değil, belki ileri de Ryan Gosling gibi doğru projeler seçerek ilerleme kaydedebilir. 


Kadroya baktığımızda zaten yıldılar topluluğu denilebilir. Milk'in karısı rolünde Katie Holmes, barbie bebek kontenjanından yerini almış gibi görünürken; Ray Lioatta artık altın çağlarının sona erdiğinin farkında gibi. Oyunculuğu son derece sığ ve inandırıcılıktan uzak görünüyor. Juliette Binoche kesinlikle verilen karaktere oturmamış. Farklı bir rolde karşımıza çıksa belki de daha derli toplu görünürdü. 




Belki de filmin en ağır topu olan Al Pacino yine görev başında diyebiliriz. O da son dönemde kariyerinde çok hafif filmlerde yer alarak, bir nevi hayranlarını hayal kırıklığına uğratıyor. Bu filmde de taş gibi oynayan tek kişi o. Al Pacino'nun göründüğü sahnelerde film bir anda canlanmaya başlıyor. Ağırlığını ortaya koyuyor. Bu tip senaryo için çok da gereksiz bir rolü var üstelik. Buna rağmen hiç ödün vermeden oyunculuğunu konuşturuyor. Filmin en artı tarafı da o herhalde. 


Karakterlerinin çoğunun ne yapacağı belli karakterler olduğundan çok da merak unsuru oluşturmuyor film. Çünkü şüpheli görebileceğimiz karakterler çok fazla yok. Örneğin Vinnie karakterinin gerçekleri birine açıklayıp açıklamadığı meselesi filmin sonuna kadar seyrediyor. Belki de en büyük merak noktası bu olduğundan. Hikayenin içinde de pek taşıyıcı yapı taşları oluşturulamamış maalesef. 




Sonuç olarak zengin oyuncu kadrosu ve ağır dramasına rağmen beklentileri taşıyamayan, sürprizi fazla olmayan bir film. Karakter draması olarak gözükse de karakterlerin de derinine inmeyerek kartonlaşmasına göz yumuyor. Bir arkadaşlık hikayesi de bu açıdan diyemiyoruz. Belki de reality kanallarındaki cinayet soruşturmaları daha heyecan yaratabilir gibi. Uyumadan önce iyi giden bir film demekten kendimi alamadım...




Loren Bridges: Tampered evidence is wasted evidence 
Officer Thomas Prudenti: Yeah... You realize it's not actually evidence untill someone gives a fuck about this? 





29 Kasım 2011 Salı

Faces in the Crowd


Hayatında planlarını yapmış bir kadını düşünün. Arkadaşlarıyla kız geceleri yapıp, felekten günler çalarken, bir yandan sevgilisiyle aynı evde yaşıyor. Bu tip bir kadının hayali, her halde evlilik olur. Ne de ols mutlu sonlar hep böyle biter öyle değil mi? Efendim? Öyle değil evet!


Milla Jovovich'in son filmlerinden biri olan Faces in the Crowd, Amerika'da vizyona girmeden doğrudan video piyasasına düştü. Tabii Avrupa'daki ülkelerin bazılarında vizyon gördü. Bunlardan biri de biziz. Topla filmin vizyon görmesini beklerken, gidiyorlar video filmlerini ülkemizde vizyona sokuyorlar. O da hayret verici bir olay gerçekten.


Neyse konumuza geri dönersek; Anna dediğim gibi hali vakti yerinde bir kız. Sevgilisi Vegas'a yıl dönümlerini kutlamak adına çağırıyor. Belki de orada evlilik teklif edecek ona. Böylece istediği son gerçekleşecek. Çoluk, çocuk vesayreler olacak. Tabii aksilik ya bu, kaldırımlardan birinde çalışma var, girilmez tabelasına dikkat etmeden kaldırımda yürürken, bir bakıyor. Bir çift, plastik inşaat perdeleriyle örtülü kısımda sevişiyorlar. Ancak birkaç saniye sonra kızın kanlar içinde yere düşmesinden sonra, aslında bunun gazetelerde adı geçen kadın katilinin işi olduğunu fark ediyor. Tam o sırada da sevgilisi telefonla arayınca, boğuşmalar vesayreler, Anna, başını vurarak suya düşüyor. O andan sonra beynindeki hasar sonucu insanların yüzlerini sürekli farklılaşmış olarak görüyor. Acaba katil yanı başında biri mi olacak? gibi söylemle filmin konusunu özetleyebiliriz.


Bu tekinsizlik ortamı, filmin belki de en büyük kozu. Çünkü ana karakterimiz, kendisinin aynada yansıması dahil, kimseyi tanımıyor. Yüzler sürekli değişiyor. Bu yüzden de ses tonları dışında farklı aktör ve aktrisleri görme şansı yakalıyoruz. Bu yönüyle seyirciyle bir nevi akıl oyunları oynuyor film.


Filmin bir diğer kozu ise filmin sözde şaşırtıcı finali denilebilir. Sözde diyorum çünkü katilin kim olduğunu, dikkatli olursanız, zorlanmadan çözebiliyorsunuz. Ancak dikkati çabuk dağılan izleyiciler şanslılar çünkü böyle durumda filmden daha fazla keyif alabilirsiniz. Tabii filmin yüzleri değiştiren esprisi fazla kullanıldığında da sıkabiliyor. Bu yüzden filmin olumsuz yanları olarak bunu not edebiliriz.


Bazı anlarda da özellikle ayrıntılar göze sokulmak istenmiş gibi görünüyor. Örneğin şampanya sevmeyen bir kadına sürekli şampanya verilerek, gerilim yaratma çabası... Top sakallı detektifin sakallarını durup dururken keserek filmde gereksiz aksiyon olmasını sağlamak gibi, filmin kendi içindeki mantığına uymayan ama ortalama seyircinin seveceği numaralara kalkışılmış.


Oyunculara baktığımızda Milla Jovovich'in son dönemlerinde sıkça seçtiği tek tabanca kadın karakterleri, hafif kabak tadı vermeye başladı. Çünkü karakterlerine maalesef farklılık katamıyor. Sanki aynı karakteri, farklı zamanlarda, farklı insanlarla tekrar izliyor gibiyiz. Nip Tuck'ın hayran kitlesi hiç de az olmayan oyuncu Julien McMohan ise yüzü en çok görünen ikinci karakter olsa gerek ki, varlığını az da olsa hissediyorsunuz.


Bir diğer dikkat çeken oyuncu ise sahnelerin karga sesli şarkıcısı, tabii bir anlamda da kült oyuncusu Marianne Faithfull, filmdeki yol gösterici bilge kadın rolüyle renk katıyor. Tabii daha ötesini söyleyemiyoruz. Çünkü kendi yüzüyle göründüğü süre neredeyse figüranların göründüğü süreye denk geliyor. Tabii sesine aşina insanlar için ses olarak daha akılda kalıcı olabilir kendisi.


Sonuç olarak bakıldığında tamam çok şey vaat etmiyor film. Zaman zaman kusurları da var. Ama vizyona giren onca çöp film düşünüldüğünde, bu film de direkt videoyu hak etmemiş doğrusu. Sinemada izlediğimizde çok da sırıtmazdı. Bu vasat filmi, denediği ilginç numaralar için izleyebilirsiniz. Kimbilir belki de sizlere ilham verir.




6 Kasım 2011 Pazar

My Son, My Son, What Have Ye Done (2009)



Sinemanın duayenleri her daim film çekmiyorlar. Bu yüzden de filmleri piyasa gördüğü zaman hemen izlemek gerekiyor. Bunlardan biri de Werner Herzog... Bir sürü sinemasına ara verip, belgesellere ağırlık verdiği sinema kariyerinde, son yıllarda üst üste filmlerle adeta gövde gösterisi yapıyor. 


İşte o filmlerden birisiyle daha beraberiz. Çok uzun olmadı. Yıl 2009 ve Werner Herzog kariyeri boyunca aslında çok fazla örneğini vermediği polisiyeler üzerinden ilerliyor. "My Son, My Son, What Have Ye Done", uzun ismiyle olduğu kadar kadrosuyla da dikkat çekici bir yapım konumunda.




Kadrosunda Michael Shannon, Willem Dafoe, Udo Kier ve Chloe Sevigny gibi oyuncularla oturaklı bir dengeyi tutturuyor filmimiz. Filmdeki bu dört karakterinde birbirleriyle karşılıklı ilişkileri söz konusu, bu ilişkiler doğrultusunda olay çözülmeye çalışılıyor. 


Oğlum, Oğlum, Ne Yaptın Sen diye Türkçe'ye çevirebileceğimiz filmin konusuna şöyle bir göz atalım: Detektif Hank, arabada ortağı ile gitmekteyken, bir anda bir cinayet anonsuyla olay yerine intikal ederler. Yaşlı bir kadın öldürülmüştür. Görgü tanıkları öldüren kişinin Brad McCullum adlı olduğunu ifade ederler. Üstelik öldürdüğü kadın da annesidir. Bunun üzerine karşı eve giderler. Karşı evde Brad, iki rehineyle beraber evde durmakta olduğunu söyler. Bunun üzerine klasik prosedürler uygulanmaya başlar. Tabii olayın içine Brad'in nişanlısı Ingrid ve tiyatro yönetmeni Lee Meyers girmesiyle olaylar aydınlanmaya başlar. Hank, bu iki kişiyi sorguya çekerek olayın perde arkasını öğrenmeye başlar.




Werner Herzog, filmin içerisinde genelde çok kullandığı kurgu oyunlarını bu filmde de uygulamayı tercih etmiş. Örneğin bu filmde paralel kurgudan yararlanılarak, hem günümüzdeki polis kuşatmasından hikayeyi takip ediyoruz. Hem de olayın tanıklarının anlattığı geçmişe dair hikayeleri izleme şansı buluyoruz. Bunun üzerine geçmişte olanlarla, günümüzde olanlar arasında yavaş yavaş örülen bir bağ ortaya çıkıyor. 


Aynı zamanda Herzog, ne kadar polisiye bir film yapsa da, aslında hayatı boyunca en iyi yaptığı doğanın içinde geçen filmler temasından çok uzaklara gitmiyor. Çünkü flashbacklerde karşımıza çıkan maceracı adam kimliği ile Peru'nun güzel manzaralarına tanık olabiliyoruz. Üstelik diğer tanıdık bir tema olan Tanrı inancı da filmin genel dokusunda yer ediniyor. 




Kendi içinde bir evrim geçiren ana karakterimiz, hayatında yaşadığı anlık bir sezi sonrası, Tanrı'yla birebir iletişim kurabildiğini sanır. Michael Shannon kesinlikle böyle dini temalı rollerde, çok iyi iş çıkartıyor. Bunun gibi bir örneğe de Boardwalk Empire dizisinde rastlayabiliriz. Tanrı'yı gördüğünü iddia eden bu karakterin, artık her duyduğu, gördüğü şeye bir anlam katarak şekilcilik yapması, karakterin kendi iç bağımsızlığa kavuşmayı istediğini gösterir. 


Bunun en büyük nedenlerinden biri de, annesinin yoğun baskı uygulaması olarak kabul edilebilir. Ne de olsa yaşı belli bir olgunluğa ulaşmış insanlara, saplantılı bir anne baskısı uygulamasının bazı dezavantajları olabilir. Bunun sonucunda da oynadığı bir tiyatro oyunundaki büründüğü karakteri, gerçek hayata yansıtarak, psikolojisinin son derece bozuk olduğunu görebiliriz. Böyle bir karakterin her türlü şeyi yapabilme gücü vardır. 




Nitekim filmin finalinde çoğu seyircinin tahmin edebileceği bir finalle karşılaşıyoruz. Tabii bazı küçük ayrıntıları gözden kaçıran izleyiciler için o kadar basit bir final olamayabilir. Ancak sürprizi son derece vasat bir final olduğu da aşikar. 


Sonuç olarak Werner Herzog, tüm çabasına rağmen filmin vasat bir film olmasını engelleyemiyor. Çok da heyecan vermeyen senaryosu, zaman zaman skeç tadında olan sahneleri ile, tam olarak sinema hissine kavuşmak söz konusu değil. Daha çok televizyon için yapılmış filmlere daha uygun gibi. Özellikle de senaryosu bunu gösteriyor. 




Yine de Werner'in hatrına ve Shannon'ın iyi oyunculuğu için izlenebilir. Bunun dışında vasatlıktan öteye gidemiyor. Bu arada filmin adı da ölen annenin son sözünden geliyor. 




Brad McCullum: God is here! But I don't need him anymore! 




***




Brad McCullum: I mean I'm not going to take your vitamin pills, I'm not going to drink your herbal tea, I'm not going to the sweat lodge with a hundred-and-eight year-old Native American who reads Hustler magazines and smokes cool cigarettes. I'm not going to discover my boundaries; I am going to stunt my inner growth and I think I shall become a Muslim-call me Faruch. 




13 Ekim 2011 Perşembe

Días de Gracia



Her yaptığının bedeli vardır. Bu yüzden bazen temkinli olacaksın, aksi takdirde bu hayat seni vezir de eder, rezil de... 


Son yıllarda sıkça rastladığımız kesişen hayatlar filmlerine bir yenisi daha eklendi. Bu seferki temsilcisi Meksika'dan geliyor. Bu sefer kesişen hayatların ortak noktaları futbol... İçerik itibariyle belki futbolla alakası olmasa da... Üç dünya kupası sırasında geçen olayları konu alıyor. Üç dünya kupası demek, 12 sene demek... 2002, 2006 ve 2010 Dünya Kupaları, filmin geçtiği zaman dilimleri... Hatta 2002 yılındaki dünya kupasında Türkiye de olduğundan ve o dünya kupasının akılda kalan karelerinden birisi de bize ait. Bu açıdan İlhan Mansız'ın Senegal'a attığı gol, filmin bir kısmında çıktığında Türk seyircisinin yüzlerinde bir gülümseme beliriyor. 




Kısaca filmimizin konusu gelelim. Aslında anlatması çok kolay değil, fakat yine de denemeye çalışacağım. Üç farklı zaman diliminde yaşanan üç farklı olayı anlatıyor film. İlkinde hırslı ve başarılı bir polisin, insanları kaçırarak fidye isteyen bir çetenin peşine düşüşünü izliyoruz. Diğer iki hikayede ise bu kaçırma olaylarından ikisinin farklı kişiler açısından izleme ihtimalimiz oluyor. Sonuç olarak ortak bir paydada pis ilişkilere, Meksika'nın karanlık dünyasına tanık olma şansı yakalıyoruz. 


Tarz olarak film, son yıllarda Güney ve Orta Amerika kıtasından çıkan filmlerin tarzından gidiyor. Karmaşık bir kurgu, yıllara bölünen zaman dilimi ve çetelerin hüküm sürdüğü bir dünya... En bilineninden Tanrıkent filminden hatırlayabilirsiniz. Oradaki kirli dünyanın Meksika versiyonu ile karşı karşıyayız. 




Kimi seyirciler için zor olan sahneler içeriyor film. Çeşitli işkence, tehdit vesayre sahnesi çekinilmeden kullanılmış. Yozlaşan polisler, birbirinden para çalmaya çalışan ortaklar, fidye nöbetleri, kirli oyunlar üst üste geliyor film boyunda, bunun neticesinde de kendinizden başka kimseye güvenemiyorsunuz. Çünkü neredeyse her karakterin suç işlemeye eğilimi var. 


Filmin kurgusu o kadar karmaşıklaştırılmış ki, bazen hangi hikayeyi takip ettiğinizi şaşırıyorsunuz. Bu filmin belki de en büyük handikabı konumunda olmakla beraber, filmden bazı anlarda kopabiliyorsunuz. Gördüğünüz karakterler kimdi, bu adam büyüdü mü şimdi gibi bazı soru işaretleri kafanızda dolaşmaya başlıyor. Hikayeyi takip edebilmeniz için bilmeniz gereken altın kural ise şu: Dünya Kupalarının hangi ülkede olduğunu bilmek. Bu kupaların yıllarını bilmek. Çünkü aksi takdirde kurguda dengenizi kaybedebilirsiniz. Ben şahsen filmi izlerken, Dünya kupaları hakkındaki ayrıntıları bildiğimden çok aşırı şaşmadım. Ancak bilmeyen için tam bir kabusa dönebilir. 




Bu kadar karmaşık kurgunun içinde doğal olarak sürprizler de kaçınılmaz oluyor. Kurgu oyunları ve rehinelerin   gözleri bağlı bakış açılarıyla gösterilen bazı kısımlarda şaşırtıcı ayrıntılara rastlayabiliyorsunuz. Tabii bu ayrıntılara rastlayamazsanız da, filmin sonunu beklemeniz gerekebilir. Ne de olsa düğüm en sonunda açıklığa kavuşuyor. 


Çocuk oyuncular da dahil, oyuncu kadrosu gerçekten de iyi iş çıkarmışlar. Olayları son derece gerçekçi bir şekilde seyirciye sunmayı başarıyorlar. Yönetmen bazı anlarda değişik açı denemelerine kalkışıyor. O anlarda bir an gerçeklikten uzaklaşabiliyorsunuz. Ancak yine de genel olarak başarılı bir görüntü çiziyor. 




Días de Gracia; Türkçe adıyla Af Günleri, İngilizce adıyla Days of Grace, şiddeti tüm gerçekliğiyle vermeye çalışan, Meksika'dan çıkan iyi yapımlardan biri... Senaryosu çok farklı olmasa da, karışık kurgusuyla fark yaratmayı beceriyor. Bir yerlerde filme rastlarsanız, denemenizi tavsiye ederim. Ama uyarmadı demeyin, film bazı anlarda bunaltıcı olabiliyor...