Kült, esas olarak “din” anlamında kullanılsa da, din ve sosyoloji bilimlerinde, çevrelerindeki kültür veya toplumun genel veya anaarterin dışı gördüğü inanç, uygulama veya ibadetlere kendini adamış bir birleşik insan topluluğuna verilen isimdir.

Kitsch, varolan bir tarzın aşağı bir kopyası olan sanatı sınıflandırmak-ifade etmek için kullanılan Almanca bir terimdir.

Klişe (Fransızca: Cliché) uzun süre çok fazla kullanılmış ve artık etkisini yitirmiş ifade, fikir ya da öğelerdir.

27 Nisan 2012 Cuma

Monkey Sandwich (2011)



Bir tiyatro grubunu düşünün. Bir gün film yapmaya karar veriyorlar. Senaryo var ile yok arası... Yaratıcı insanlardan oluştuğuna göre sette de bazı şeyler üretilebilir. Bu yüzden sıkıntıya girmeye gerek yok öyle değil mi?İşte elimizde de tam bu mantıkta çekilen bir film var. Adı da "Monkey Sandwich"... 


Dilimize çevrildiğinde bir nevi şehir efsaneleri anlamına gelen bir deyim filmin adını oluşturuyor. Bu deyimin kullanılmasının nedeni ise başlı başına filmin doğaçlama kotarılan senaryosundan kaynaklanıyor. Filmin yönetmeni Wim Vandekeybus, Belçika'nın çok ünlü performans sanatçılarından biri... Tiyatro ve sahne sanatları üzerine belli bir hayran kitlesi var. Kurduğu tiyatro topluluğu kumpanyasıyla hayranlarına unutulmaz anlar yaşatıyor. 




Tabii bunun yanı sıra sinemayla birebir sanat açısından ilgileniyor kendisi. Onun için gişesi veya başka şeyler önemli değil. Kendi deyimiyle çok param olsa bu kadar serbest olamazdım diyor. Serbest bir şekilde 12 günde çekilen filmine metaforik bir sürü unsur sindirilmiş durumda olduğundan, sinemaya bir hikaye anlatıcısı olarak değil de, görsel bir algı olayı olarak bakıyor. 


Özellikle filmin baş rol oyuncusu Jerry Killick ile kusursuz bir doğaçlama performansı elde ediyor. Usta bu iki sanatçı filmin kendi içinde saklı gizleriyle beraber, hikayeler anlatıyorlar. Ancak hikayeler sözlere fazla dayandığından bir süre sonra sıkıcı bir hal almaktan kurtulamıyor. Özellikle İncil'den yapılar göndermeler olsun, bunları görsel bir şablon üzerine dökmek isterken har vurup harman savurmayı tercih ediyor. Birbirinden garip kadrajların filmde boy gösterdiğini belirtip, bu tip filmin daha psikolojik ve içsel sorunlara değinmesinden dolayı her izleyiciye hitap etmediğini söyleyebilirim.




Özellikle yönetmenin önceki filmlerini izleyenler ne demek istediğimi anlayacaklardır. Daha önceki filmlerinde kendi tiyatroya yönelik performanslarını kameraya kaydedip, bu performanslardan yola çıkan filmler yapan yönetmen, bu sefer içeriğinde bir hikaye anlatan bir şeyler çıkartmak istemiş. Ancak hikaye anlatımı konusunda sınıfta kaldığını söyleyebilirim. herkese hitap etmiyor, içinde barındırdığı sorunları, yeterince seyirciye yansıtamıyor. 


Hikayemizin konusu aslında bir oyuna hazırlanış sürecini anlatsa da, filmi iki farklı bölüme ayırabiliriz. İlk kısım hazırlanış sürecini anlatırken, oyuncuların rolleriyle etik bir şekilde hesaplaşmasını izliyoruz. Yönetmenlerine sürekli kaygılarıyla baş vurun bu kişiler, belki de yapılan işe ne kadar farklı perspektiflerden bakılabileceğinin özeti niteliğinde kabul edilebilir. 




Filmin ikinci kısmında ise hazırlanan oyunun gerçek mekanlarında, sergilenmesinden çok gerçekleşmesini izliyoruz. Çünkü sahneden dışarı taşarak, bir nevi sahnenin gerçek hayattan daha gerçek olabileceğine vurgu yapmaya çalışıyor. Bu da filmin görselleştirdiği hikayeler topluluğunu gözler önüne seriyor. 


Sonuç olarak yönetmenlik bakımından sınıfta kalan bir işle, kurgunun son derece sıkıcılaşmasına tanık oluyoruz. Tamam yeni bir şeyler görmek isteyenler için değişik bir alternatif olmasına olur ama bu filmin bir eziyetten öte olamadığı gerçeğini değiştirmiyor. Belki filmin ilk bölümü devam etseydi, o hikaye daha tutarlı ve sürükleyici olabilirdi, ama onun yerine sembolik anlatıma gidilerek film anlaşılmazlaştırılmış. Bu açıdan da akademisyenler ve sinema yazarları için altın madenine dönüşmüş film. Peki seyirciyi düşünen var mı? Belki de yok. Ne de olsa sanat sanat içindir diyor bu film... 





17 Nisan 2012 Salı

Atmen (2011)



İnsan ancak nefesi kesildiğinde nefes almanın önemli bir şey olduğunu kavrar. Özellikle boğulduğunda nefes her zamankinden önemlidir. Bir havuzun dibinde nefesini tuttuğunda, dayanamayacak raddeye geldiğinde nefes seni hayata bağlayandır. İşte öyle bir hikayenin içindeyiz. Nefesimiz kesilmiş ama kendimizi suyun altında hissediyoruz, o yüzden durum normal geliyor. 


Bu dokunaklı hikayeyle beraber, Avusturya'nın sessiz topraklarına gidiyoruz. Klasik müziğin ana vatanında ölümün sessizliği ile pişmanlığın duyulmayan çığlığına tanık oluyoruz. Bir gencin kaybolan hayatını toplama sürecini izlerken, aslında o karakterin içinde kendimizi sorguluyoruz. Gerçek olan şu an mı, yoksa geçmişte yaptıklarımız mı?




Roman Kogler adından bir genç... Henüz 14 yaşında istemeyerek işlediği bir suç üzerine ıslah evinde yaşamak zorunda kalan bir genç. Türlü işlerde çalışmayı denese de bir türlü başaramıyor. İçindeki bastırılamaz boşluğu dolduramıyor. Bu yüzden de babası kendine bir iş bulmasını, aksi takdirde sıradaki duruşmasında iyi niyetli görünmeyeceğini söylüyor. Bunun üzerine babasının verdiği gazeten bir cenaze levazımatçılığı işi buluyor. Bu işe kısa sürede uyum sağlarken, onca işte bulamadığını bu işte bulmaya başlıyor. Onu küçükken terk eden annesini ölü veya diri bulabileceğini hayal ediyor. Ölümün yanında durarak, ölümü anlamaya çalışıyor. Bu zaman içerisinde bir yandan kendini sorgularken, bir yandan da günahlarından arınmaya çalışır.




Avusturya'nın geçen seneki Oscar aday filminin yönetmeni ülkesinin en ünlü oyuncularından biri olan Karl Markovics... Özellikle amatör oyuncularla çalışmak isteyerek saf oyunculuğun gerçekliğini yakalamayı amaçlamış. Bu konuda da tartışmasız çok başarılı olduğunu söyleyebiliriz. İnsan duygularını son derece gerçekçi yansıtarak, insanı düşünmeye iten bir film yaratmış. Özellikle baş roldeki genç oyuncu Thomas Schubert, ilk filmi olmasına rağmen, kırk yıllık oyuncuymuşçasına filmi sırtında sırtlamayı beceriyor. Sade ama etkileyici bir performansa imza atıyor. Bunun belki en büyük nedenlerinden biri de yönetmenin oyunculuktan gelmesinden kaynaklanıyor. 


Film biçimsel olarak yerinde durmayı sevmeyen bir kameranın açısından bizlere yansıyor. Kimi zaman geniş alanlarda hareketsizleşse de, çoğunlukla pan hareketinin çokluğu ve zaman zaman aktüel kamera kullanımının varlığı hissediliyor. Görüntü yönetimi son derece tutarlı bir şekilde kotarıldığından, bu kamera hareketleri yerinde görünüyor. 




Film özellikle Roman karakterinin sessizliği üzerinden konuyu diyaloglara dayandırmadan sürükleyici bir şekilde ilerletmeyi beceriyor. Bu karakterin tanıştığı insanlar üzerinden etkileşimleri vererek, onun iç çatışmalarına, pişmanlığına, özlemine ve bunun gibi pek çok duygusuna seyircileri de içine alarak etkileyici bir deneyim sağlamayı başarıyor. 


Filmin içeriğinde yer yer serpiştirilen ufak ayrıntılar, filmin keyifli özelliklerinden biri. Islah evinin göründüğü kadar korkunç olmayışı, belki de ironik bir olay ama yine de suç işleyen gençlerin bu gibi konforlu yerlerde barınmaları belki de eğitici oluyordur. Dikkat çeken diğer bir ayrıntı da Roman'ın kaldığı odanın duvarlarındaki Türkçe yazılar... Genellikle insan isimlerinden oluşan kazıntılar olsa da, başka ironik bir şekilde kazılan yazılardan biri de "AŞK" yazısı... Sevgiye muhtaç gençlerin, bu temel haktan mahrum kalması diye yorumlanabilir. Ya da Türklerin çok fazla ıslav evine girdiği şeklinde bir yorum getirmek de mümkün. 




Sonuç olarak çarpıcı bir konu, iyi oyunculuklar, yerinde yönetmenliğiyle küçük bir başyapıtla karşı karşıyayız. Belki finali daha güçlü olsa tartışmasız bir şekilde başyapıt diyebilirdim ama şimdilik küçük boy demek daha olası gözüküyor. Özellikle Avrupa sineması örneklerine aşinaysanız, onların sinematografileri size hitap ediyorsa, bu filmi kaçırmamanız gerekiyor. İnsanın içine işleyen bu drama, belki de yılın en iyilerinden biri denilebilir. Özellikle ilk filmini çeken bir yönetmen için...







16 Nisan 2012 Pazartesi

Headshot (2011)



Her insan kaderini kendi belirler. Belki de bu film için söylenebilecek yegane sözü yazımızın başında söylüyorum. Her insanın bir hedefi vardır. Bu yüzden idealist bir yapı içerinde olup, sonuna kadar savaşabilir. Ancak bazı engeller onu kötü yola saptırmaya çalışacaktır. Deyim yerindeyse karanlık tarafa çekecektir. Peki ya çekilirse?


Tayland'ın göbeğinde kirli işlerle mücadele eden korkusuz bir polisin, dış güçlerin kötü planlarının içinde bir piyon haline gelmesini anlatan film, aynı zamanda suçun isteyerek ya da nasıl çıkmazlardan sonra işlenebileceği üzerine yeni şeyler söylemeyi deniyor. Üstelik de bunu Tayland sinemasınca yapmaya çalışıyor. 




Filmimizin konusuna gelirsek; Tul her türlü işe sımsıkı sarılıp, yozlaşan politikacıları, iş adamlarının foyalarını ortaya çıkaran idealist bir polistir. Ancak bir gün başından vurulmasıyla, görüntüleri tepetaklak görmeye başlar. Hayatı bu yönde değişmeye başlar. Her şeye rağmen işine devam eder. İblis kod adlı bir adam ona pis işlere buluşan adamlar hakkında bilgileri paylaşıyordur. Tul, yine iş üstündeyken tuzağa düşer ve Joy isimli bir kadınla bir gece geçirir. Ardından da uyandığında kadın ölü bulunur. Sıkıştırdığı politikacının avukatı şantaj yaparak, davaları çekmesini ister. Ancak Tul öfkesine direnemez ve avukatı oracıkta öldürür. Bunun üzerine hapse girer. Burada fazla yatmadan İblis çıkagelir ve onu özel bir suikast timine dahil etmek istediğini söyler. Bunun üzerine geri dönüşlerle dolu karanlık hayatını izlemeye başlarız. 




Filmin karmaşık kurgusu zaman zaman dikkat dağıtıcı olsa da, pür dikkat izleyen seyirciler adına zengin bir yapının içerisinde olduğunuz düşüncesi hakimdir. Özellikle hapis öncesi ve hapis sonrası olmak üzere filmi iki bölümde inceleyebiliriz. Ancak ben bunu yapmak yerine bazı önemli noktalara değinmek istiyorum. 


Bunlardan biri ortağıyla baskınlara giden saf ama inatçı polis yaşamı... Bu kısım her an tuzağa düşmeye hazır bir karakterken, hapis sonrası aşkın kollarında hayat bularak yaşama tutunan bir adam halini alıyor. Ancak sevgilisinin ölümüyle karanlık bir adamın varlığı ortaya çıkıp hüküm sürüyor. Zaten filmin içinde de "Ben adam öldürebilirim ama haydut değilim." derken aslında doğruluk için karanlığa bulaştığı belli bir adamdan bahsettiğimizi anlayabilirsiniz. Son bölümde ise huzuru arayan bir adamın, bulaştığı pisliği temizlemesini izliyoruz. Malum hayat bir intikam oyunu ve kimden alacağını bilemiyorsun. 




Filmin belki de en büyük esprisi karakterin kafasından vurulduktan sonra görüntüleri ters görmesi olmuş. Ancak bu özelliği yeterince iyi kullanamıyor film. Tamam bazı kareleri çok iyi yakalamışlar bu özellik sayesinde ama hikayeye pek katkısı olduğunu söyleyemeyeceğim. Sadece biraz replikler için fırsat yaratılmış, biraz da ayrıntılar için koyulan bir özellik gibi olmuş. Örnek vermek gerekirse televizyonun ters çevrilerek izlenmesi denilebilir. 


Filmin içinde iki tane aşk teması var. Birisi femme fatale gibi başlayan ama daha sonra kurbanına aşık olan kadının yani Tiwa ile Tul'un ilişkisi... Bu ilişkinin içerisinde uyum sağlanıyor ancak, kara filme doğru gidebilecek bir yapıyı bu bölümde kaybediyor film. Hatta ikinci şans da var. Diğeri ilişki olan Rin - Tul ilişkisinde de femme fatale unsuru var ama nedense bu çok bariz silah kullanılmamakta diretiliyor. Hatta kullanılsa da, sonrasında yok aslında öyle değil olay gibi bir klişeye dönülüyor. Bu da filmin bozuk, oturmamış yerlerinden sayılabilir. 




Baş rol oyuncusu Nopachai Chaiyanam yani karakterinin adıyla Tul, son derece karizmatik bir adam profili çizerek, filmin ağır yükünü omuzlarında taşımış adeta. Yönetmen Pen-ek Ratanaruang ise genel problemini aşamamış. Öbür filmlerinde de gördüğümüz üzere, olmamışlık ve başlarda iyi giden filmin zamanla ritm duygusunu yitirmesi esasına dayanarak olgunlaşmamışlık hissi yaratması, yönetmenin potansiyelini zedeliyor. 


Yine de sonuç olarak ilgi çekici bir fikre sahip olsa da, seyircileri yeterince tatmin etmeyen bir filmle karşı karşıya kalıyoruz. Belki bazı açılardan izlenmesinde fayda olabilir ama ne yazık ki vasatı aşamayan bir film olmaktan kurtulamıyor. Yönetmen belki de bir sonraki filminde şeytanın bacağını kırabilir... 




Tul: Evlenelim mi?
Tiwa: Ama ben pek iyi bir insan değilim.
Tul: Ben zaten iyi insanları sevmem, erken ölürler.










14 Nisan 2012 Cumartesi

Katmandú, un espejo en el cielo (2011)



Eğitim her dönem için önemli bir şeydir. Genelde gelişmiş toplumlarda iyi eğitimli insanlar, kendilerine göre eğitimsiz insanları yönetirler. Hayatın içinde bir yerlere gelmek için eğitim önemli bir statü göstergesidir. İşte bu yüzden az gelişmiş ülkelere bakıldığında yokluklar ve fakirlikler ortaya çıkar. 


Nepal, her ne kadar bir grup için tatil yeri ismi gibi görünse de, kendi içinde toplumsal sorunları olan otantik bir ülkedir. Bu yüzden de oranın yaşam koşulları ele alındığında, insanların göremediği bazı haksızlıklar ortaya çıkar. Eğitimsizlik... Öyle ki her insanın eğitim hakkı olsa da, bu ülke topraklarında bir dönem bu mümkün değildi. İşte biz de tam bu hikayeyi anlatıyoruz. 




Laia, Nepal'de görev yapan Katalan bir öğretmendir. Burada özel bir okulda çocuklara eğitim vermektedir. Ancak yeni dönem için vizesi bitmektedir. Bu yüzden de sınır dışı edilmemek için tek çare oradan bir adamla evlenmek gibi görünür. Bu yüzden formalite şeklinde Tsering isimli bir adamla evlenir. Böylece çalışma hayatına döneceği sırada, en iyi öğrencisinin okuldan atıldığını fark eder. Artık okulun ücretini karşılayamıyordur. Laia, bu durumu araştırınca aslında Nepal kültüründe dışlanan fakir bir kesimin olduğunu fark eder. Uğursuzluk getirdiğine inanıldığı için bu aileler dışlanmaktadır. okuyamayan ve açlık mücadelesi veren bu çocuklar, ya ağır işlerde çalıştırılıyor ya da hayat kadını olarak pazarlanıyorlardır. Bunun üzerine Laia bu çocuklara eğitim vermeye karar ve onlar için savaşacaktır. En büyük destekçisi de mantıken evlendiği ama aşık olduğu Tsering'tir. 




Film başlı başına bir sosyal sorumluluk projesini andırıyor. Böyle sosyal meselelere el atmayı seven Iciar Bollain, yine bir insanlık ayıbına parmak basıyor. Zor şartlar altında büyüyen çocuklar için mücadele eden bir kadının mücadelesini açıkça gözler önüne sunuyor. 


Özelliikle de Nepal kültüründe var olan batıl inançlar, büyüler ve bunun gibi çarpıcı öğeleri kullanırken, derince olmasa da ülkenin geleneksel yapısını adetlerin bir kısmını göstererek bizlere görsel zenginlikler yaratıyor. Dikkat çekici düğün ve ölüm törenleri filmin en can alıcı noktalarını oluşturuyor. Zaman zaman flashbacklerle anlatılmak istenen öğretmen Laia'nın zorlu geçmişi kısa kısa bizlere iletilirken, hayat amacını bu sahnelerden yola çıkarak belirlediğini anlayabiliyoruz. 




Filmin artıları olduğu gibi, eksileri de yok değil. Öncelikle eksilerden başlayalım. Filmin en büyük eksi tarafı son derece yapmacık duran Tsering ve Laia aşkı... Birbirleriyle ilgilenme süreçleri kısa tutularak, inandırıcılığını yitiren bir çift portresi sunuyorlar. Buna paralel olarak her ne kadar Laia karakterini oynayan Veronica Echegui, kendini hırpalarcasına oyunculuğunu sergilese de, filmin her yükünün altından kalkamıyor. Özellikle de bu ilişkinin.... 


Sharmila karakteri ise filmin jokeri konumunda, ilk olarak eğitim düzenini eleştiren bir karakter olarak öne çıksa da, sonrasında ataerkil düzenin verdiği kendi dünyevi dertlerinin peşine düşüyor. Bu çevrede erkek evlat doğurmanın önemi vurgulanırken, kadınlar zorlu kaderleriyle baş başa kalmalarının özetini bizlere sunuyor. Bimala, Kiusulu gibi karakter filmde dramatik yoğunluğun olduğu kısımların yükünü sırtlarında taşımaya çalışırken; çocuk oyuncular filmin gizli kahramanları konumundalar. 




Bir yandan da ilk çalıştığı okuldaki insanlar, memurlar ve bunun gibi devlete bağlı kurumların rüşvetlerle ilerleyen yozlaşan sistemi tüm çıplaklığı ile sergilemeye çalışıyor. Nitekim bu olayı evrensel boyutlara iterek sosyal yardımlaşmanın önemini ve yapılamayacak hiç bir şeyin var olmadığını anlatmaya çalışıyor. kızları okula gönder sloganın Nepalcesini bu filmde bulmamız mümkün. 


Filmin sürükleyici kurgusu, belki de filmin en büyük silahı... Bu yüzden de izleyici zamanın farkına varmazken, bir yandan duygusal anlara tanık oluyor. İşte bunlar da filmin artıları denilebilir. Doğa güzelliğinin verdiği görüntüler, görüntü yönetimine kolaylık sağlarken, aile olmanın önemine vurgu yapmayı unutmuyor film...




Sonuç olarak yerinde verdiği sosyal mesajlarıyla, kurgusunun verdiği akıcılığı iyi değerlendiriyor film. Popüler bir sinema örneği olmaktan kaçınamasa da, en azından yararlı işlere parmak basarak, kendince görevini yapan son derece dokunaklı bir dramla baş başayız. Üstelik de hızlı tercih edilen dil, ilişki bazında falso verse de, izleyici için avantaja dönüşüyor. Farklı ülkelerin sorunlarını, geleneklerini keşif için iyi bir seçim olarak nitelendirebilirim. 








Portret v sumerkakh (2011)



Kadınlar için her geçen iş imkanları artsa da, yaşam koşulları ne hikmetse daha da zorlaşmaya başlıyor. Özellikle kadına şiddet olayları her geçen gün biraz daha artıyor. Çoğu yerde ne yazık ki kadınların değeri anlaşılmıyor. Eşit şartlarda yaşayamıyorlar. Özgürlükler her zaman kısıtlanıyor. 


İşte zor koşulların ortaya çıktığı bir hikayenin içine dalıyoruz. Hikayemiz Rusya'dan bizlere sunuluyor. Sosyal statüsünün yüksek olmasına rağmen travmatik olayların cereyan etmesi sonucu bir anda hayatı cehenneme dönen bir kadını izliyoruz. Öyle ki kızımız dünyalar güzeli olsa da, bu ona bela açan bir şey oluyor. Tabii onun giyim tarzı ve bunun gibi türlü sorunlar ortaya çıkıyor. 




Filmimizin konusuna gelirsek; Marina genç güzel bir kadındır. Çocuklar için bir sosyal yardım kuruluşunda çalışmaktadır. Babadan gelme hali vakti yerindeliği vardır. Ancak bir başına gelen olay sonucunda hayatı değişime uğrar. Taksi ararken, çantası kapkaççılar tarafından çalınır. Buna ek olarak topuğu kırılır. Daha da fena tamamen yozlaşmış polislere denk gelir. Yozlaşmış bu üç polis, Marina'ya fahişe muamelesi yaparak ona tecavüz ederler. O andan itibaren Marina'nın hayatı değişeme uğrar. Bu olayı kimseye anlatamaz. Çünkü polis teşkilatı kapkaç olayında bile kılını kıpırdatmıyordur. Bunun üzerine Marina, doğum gününde arkadaşlarıyla toplandığı bir gün aile içi çarpıcı itiraflarda bulunduktan sonra ona tecavüz eden polislerden birini takip etmeye başlar. Aklında bir intikam vardır, ancak bu intikam kimsenin aklına gelecek gibi değildir. 




Türkçe'ye Alacakaranlığın Portresi olarak çevrilen filmimiz, bir kadının hayata bakışını anlatıyor. Her şeyi olmasına rağmen mutlu değil. Bu yüzden de yalanlardan oluşan bir dünyada yaşıyor. Kocası sünepeliğiyle umut vermezken, bir de Marina'nın babasından yararlanmaya çalışıyor. Bu yüzden bu Marina'nın hoşuna gitmiyor. Aile içi hesaplaşmaların ortaya çıktığı bir akşam yemeğinde ise tüm itiraflar ortaya çıkıyor. Çünkü kocası o kadar ilgili olmasına rağmen, karısından bir o kadar uzak. Çünkü eve gelmediği bir gece başına bir çok şey gelmesine rağmen kocası eve neden gelmediğini bile sormuyor. 


Marina ise kendi çapında bir adalet arayışına girse de, psikolojik olarak ona tecavüz eden adamın hayatına girdikçe, onun ailesi kendisine daha gerçek geliyor. Bu yüzden de bir nevi Stockholm sendromu diyebileceğimiz durum ortaya çıkıyor. Yani kurban, bir nevi maktülüne ilgi duymaya başlıyor. Onun intikamı ise adamı kendisine bağlayıp, ona duygusal bir şeyler hissetmesini telkin ederek, ona vicdani bir baskı uyguluyor. Tabii bu durum da adamın hoşuna gitmiyor. Bu adamın yanında kendini daha kadın hisseden bir bireyi görüyoruz. Böylece durum daha da acayipleşiyor. 




Filmin bazı kritik yerleri var. Örneğin film bir yandan pedofili olaylarına parmak basarken, bir yandan kadına şiddet vurgusu yapıyor. Bu yüzden de kadın karakterimizin işi yan hikaye konumunda bizlere sunuluyor. Bir diğer nokta ise Marina'nın ziyaret ettiği pavyondan bozma restoran... Bu yer düşmanını bulmasına yararken, bir nevi kadının müptelası olmaya başladığı bir yer halini alıyor. Başta sadece telefon için buraya takılırken, daha sonra istemediği yemeği burada yemeye başlıyor. 


Aynı zamanda kötü polis ve adalet sisteminin çarpıklığını anlatmaya çalışırken, dengeyi kadın karakterin çözemediği bir olay için düşmanı olan adamı kullanarak çözme yoluna gitmesine neden oluyor. Bu da bize şöyle mesaj veriyor. Kötülüğü alt etmek istiyorsan, kötülüğe merhamet ki, kötülüğün arasında ışığın az da olsa yansın. 




Sonuç olarak ağır bir drama ile karşı karşıyayız. Rahatsız edici sahnelerini bir kenara atarsak, bir kadın karakterin üzerine kurulu bu Rus filmi, insanları ters köşeye yatırmayı beceriyor. Ancak içindeki öğeler, onu vasatlığın üstünde tutmaya yetmiyor. Bu yüzden de averaj bir seyirlik sunuyor. Kadına şiddet, tecavüz meselerine getirdiği değişik bakış açısıyla ilgiyi hak edebilecek bir psikolojik gerilim portresi sunuyor bizlere. Tartışmalı da olsa deneyebilirsiniz. Aksi takdirde yeni filmler aramanız gerekebilir. 


Not: Baş rol oyuncusu Olga Dykhovichnaya'nın kusursuz bir performans gösterdiğini de hatırlatmakta yarar var. 





10 Nisan 2012 Salı

Michael (2011)



İnsanların korktuğu, çekindiği, anlatmak dahi istemediği bazı olaylar vardır. Haberlerde duyulduğunda dahi insanlar lanet okurlar. Bu tip olayların odağında çocuklar var ise kıyamet kopacak demektir. İşte böyle sıkıntılı bir konudan yola çıkan bir filmle karşı karşıyayız.


Bir pedofilinin yaşamından kareler izlerken, son derece mesafeli bir tavır izlense de insanların gerilmesine yol açan çok etmen ortaya çıkabiliyor. Bu yüzden de rahatsız edici filmler kuşağına eklenebilecek bu film, deyim yerindeyse 2011 yılının baş tacı filmlerinden biriydi. Kimileri azap olarak nitelendirdi, kimileri ise filmi yılın en iyi filmleri listelerine koydu. 




İşte bu çok tartışılan filmin konusuna bakalım. Michael dışarıdan bakıldığında herkes gibi bir insandır. Herkes gibi yemek yer, işine gider, yaşamını sürdürür. Ancak her insanın sırları vardır. Onun sırrı da evinde hapsettiği küçük çocuk Wolfgang'tır. Michael, çocuğun bakımını üstlense de, onu istismar eder. Çünkü kendisi bir pedofilidir. Onu tek heyecanlandıran şey budur. Bu hastalıklı zevk dünyasında kendine bu çocukla bir hayat kurmuştur. Bu yüzden de ses yalıtımı, güvenlik önemlerini almıştır. Tek sorun acaba Wolfgang onca şikayetleriyle, acaba Michael'ı istiyor mudur? Bir pedofilinin hayatından kesitler izleriz.




Son derece bıçak sırtı bir konuyla Michael Haneke'yle de çalışmış olan oyuncu ve filmimizin yönetmeni Marcus Schleinzer karşımıza geliyor. Cannes'da yarıştığı bölümde çok ilgi görmese de, dünya genelinde bir ilgiyle karşılaştı. 


Filmin özellikle bir pedofilinin yaşamını olabildiğince sıradanlıkla ve sabırla resmetmesi, uzun planların art arda gelmesi kimi seyirciler için zorlayıcı olsa da, konu sıkıntısıyla mücadele eden sinema için özgün sayılabilecek bir konuya imza atıyor. Özellikle de bir pedofili ile bir çocuğu bu kadar cesur bir şekilde yan yana getirerek tabuları yıkmayı başarıyor. 




Özellikle filmin çocuk oyuncusu David Rauchenberger tek kelimeyle oyunculuk resitali sunuyor. Bu kadar küçük yaşta bu kadar olgun bir iş çıkartmak, herkesin başına gelebilecek bir durum olmasa gerek. Oyunculuğundaki doğallık, adeta çocuğa delicesine acımamıza neden oluyor.Bu yüzden de müdehale etmek istiyoruz. Fakat filmin insanı rahatsız eden ama çaresiz bırakan bu anlayışı, atmosferin gergin halini tetikliyor. 


Dışa yönelik normal insan gibi davranan Michael, cinsel zevklerini açığa vurmadan gerçekçi bir portre sunuyor bizlere. Özellikle de Hollywood sinemasında böyle karakterlerin fazla abartılı hareketleri, onların dışlanmasına neden olsa da, bir pedofilinin aslında insanların fazla dikkatini çekmemesi gerektiği mantığından ortaya doğru seçimlerle dolu bir senaryo çıkartıyor. 




Özellikle Mıchael'ın sürekli kız arkadaşının olduğunu söylemesi, arkadaşlarıyla aktivitelere çıkması, iş yerindeki sempatik görüntüsü ve kadınlarla cinsel ilişkiye girmeyi denemesi, dışarıya karşı mükemmeliyetçi bir yaklaşımla yaklaşarak gözleri boyamasına olanak tanıyor. 


Küçük çocuğun kurtulma mücadelesine girmesi belki de seyircilerin en büyük ümidi oluyor. Bu yüzden seyirci sürekli çocuğun bir şeyler yapmasını bekliyor. Ancak durumuna alışkın karakterin hareketleri bir süre sonra dişlerin sıkılmasına, dudakların yolunmasına neden oluyor. 




Sonuç olarak pedofiliye yaklaşımıyla son derece özgün bir filmle karşı karşıyayız. Rahatsız edici tavrı belki de içeriğinden kaynaklı olarak kimilerine itici gelebilir. Yine de bu Avusturya yapımı ağır tempolu olmasına rağmen sıkmayan filmi denemenizde fayda var. İzlenecekler listesinde ona da yer ayırın. 









9 Nisan 2012 Pazartesi

Alpeis (2011)



Yunan sineması yıllar boyu müzikleri ve estetik görüntü yönetimleri ile dikkat çekti. Ta ki Giorgos Lanthimos ortaya çıkana kadar... Onun yaptığı Köpek Dişi filmiyle Yunan sineması aniden boyut değiştirdi. Son derece özgün senaryoların ortaya çıktığı, acayip konulu filmlerin cirit attığı bir sinema pazarına döndü. 


Dogtooth dışında aynı ekolden gelen Attenberg ve şimdi de Alpler, aynı ekolün temsilcisi olarak yeni Yunan sineması diye tabir edebileceğimiz yola saptı. Bu sinemanın en büyük özelliği akla hayale gelmeyecek uydurma dünyalardaki sululuğa kaçmayacak derecedeki ciddilikte oyunculuklarla kendi içlerinde bir kara mizah yaratarak dramatik hayatları gözler önüne sunması... Bu tip filmleri anlatmak için en azından birini izlemeniz gerekiyor. 




İstanbul Film Festivali aracılığıyla yeni filmi de görücüye çıktı. Öyle bir akım ortaya çıktı ki, kimileri nefret ederek uzaklaştı. Diğer kesim ise yeni filmlerini izlemek için birbirleriyle yarıştılar. Festival programlarının en çok merakla beklenen filmleri halini aldılar. Hatta bir izleyicinin dediği gibi: "Köpekdişi'nden sonra bu filmi insanlar izlemek zorunda hissettiler kendilerini."


İşte bu noktada bu çarpıcı örneklerin ortaya çıkmasıyla beraber çıta her an yükseldi. Özellikle bol ödüllü senaryolardan sonra yeni hikayelerin daha da acayipleşmesini insanlar bekliyorlar. Hatta filmler ve seyirci arasında mazoşist bir ilişki doğmaya başladı. İzlerken acı çekiyorlar ama hoşlarına da gidiyor. Bu yüzden de oturdukları koltuktan kalkamıyorlar. Çünkü her an sarsıcı bir olay meydana gelebilir. Üstelik tekrara olabildiğince kaçmadan çeşitlilikte ve zenginlikte mizansenlerle filmler daha da çekici hale geldi. 




Alpler'in konusuna bir göz atalım hemen. Farklı işlerde çalışan bir grup insan toplanarak aralarında bir yardım kurumu kurmaya karar verirler. Bu kurum ücret talep edecektir. Ancak yaptıkları yardım son derece sıradışı olacaktır. Bu yüzden isimlerinin anlaşılmaması için, gruba Alpler adını verirler. Herkese bir dağın ismini kod adı verirler. Böylece icraatları başlar. İnsanların ölüm acılarını hafifletmek adına, ölen kişinin yerini kiralık olarak almaya başlarlar. Ölen kişinin özelliklerini taklit ederek, onun varlığını yaşatmaya çalışırlar. Hatta kurmaca gerçeklikler kurarak ölen bireyi daha çabuk unutması için yardımda bulunurlar. Ancak aralarından biri, gruba haber vermeden başka işler almaya başlayınca ok yaydan çıkar ve aralarında anlaşmazlıklar çıkmaya başlar. 




Bu özgün konu bile filmi izlemeniz için bir neden teşkil ediyor. Zaten önceki filmini izlediyseniz yönetmenin bu filmi çoktan izlemiş bile olabilirsiniz. Bu yüzden de cezbedici unsurları olan ve bunun yanında rahatsız etmeyi de başaran bir filmle karşılaşıyoruz. 


Filmin aslında içinde barındırdığı temel konular da var. Örneğin işinde başarısız ritmik cimnastikçi bir kızın gün geçtikçe kötüye giden hayatı, arkadaşının yardımıyla düzene girerken, ona yardım eden kadının düşüşe geçmeye başlaması ve onun yaptığı her şeyin üzerine kurulması filmin ironik olmasını da sağlıyor. 




Film belli anlarda fazla teatrelleşse de bilinçli yapılan bir tercih bu. Çünkü sonuçta konu itibariyle bir taklitçilik söz konusu oluyor. Bu da beraberinde farklı farklı oyunculukların birleşmesine neden oluyor. Film kimi zaman gerçeklikle, taklitçiliğin arasına kısılıp zaman kavramının kaybolmasına neden oluyor. Bu da beraberinde insanı hipnoz eden bir deneyim sağlıyor. Hiç bir acayiplik size garip gelmiyor ve hatta doğal olarak karşılıyorsunuz. İnsanlar bu acayiplikleri görmeye geliyorlar gibi. 


Bir grubun hikayesi anlatılsa da, temelinde sınırlarını fazlasıyla aşan bir kadının işine olan tutkusunu anlatıyor film. Bu yüzden de sınır aşımından dolayı filmin içinde şiddet düzeyi artabiliyor. Bilinmedik anlarda, şok patlamalar, şiddet gösterileri ortaya çıkarak sarsıcı bir deneyim olmasını olabilir kılıyor. Bu filmin her an ters köşe yapabileceği anlamına geliyor. 




Özgün senaryosuna rağmen, kimi zaman film kendi içinde kopuklar yaşayabiliyor. Bu yüzden de izleyenlerde eksiklik duygusu yaşatıyor. Aynı his, Attenberg'in üzerinde de vardı. Bir nevi Dogtooh'un fazla başarılı olmasının katkısıyla, insan o filmin derli topluluğunu ister istemez arıyor. Bu da takip eden örneklerin maalesef bir adım geride olmasını sağlıyor. Örneğin Alpler, Dogtooth'tan önceki film olsaydı. Belki de çok daha iyi eleştiriler alacaktı. Ancak sıralarının tam tersi olması beğeni kriterlerinin yüksek tutulmasına neden olduğundan eksik gibi kalıyor. 


Sonuç olarak tam olarak tatmin edemese de, senaryosuyla etkileyici bir film "Alpies"... Özellikle de çarpıcı anlarıyla Yunan sinemasına altın harflerle yazılabilecek düzeyde. Başyapıt olmasa da vasatın üstünde bir film olduğunu söyleyebiliriz. Kimbilir ileride kültleşerek başyapıt mertebesine de yavaş adımlarla çıkar. Ne de olsa özgünlük her zaman değerlidir. Yeni bir sinemanın keşfi için tavsiye ederken, önceki filmi beğenmeyenlerin de uzak durmasını tavsiye ederim. 









5 Nisan 2012 Perşembe

Behold the Lamb (2011)



İrlanda sinemasının son yıllardaki başarılı örneklerinden sonra kısa bir kıskançlık duymamız normal olsa gerek. Özellikle kara mizah üzerine yaptıkları şahane tespitlerle dolu filmler, özellikle dikkat çekici bir unsur halinde gözümüze çarpıyor. İşte bu diyarlardan yeni bir örnek daha var: "Behold the Lamb - Tanrının Kuzusu"... Bakalım bu sefer başarabilmişler mi?


Öncelikle suç filmlerini daha çok sevdiklerinden, bu türün imkanlarından yararlanan İrlanda sinemasından bu örnekte de aynı şey söz konusu olmuş. Genelde bir suç sonrasında gelişen kara mizah anlarını canlandırılırken, mizansenlerin güzel tasarlanması sonucunda karşımıza güzel örnekler çıkıyor. Bu sefer kara mizah üzerine gidilerek fazlaca drama sosu dökülüyor. Tamam yine işlenen bir suç var. Ancak bu sefer diğerlerine göre hafif kalıyor.




Filmimizin konusu ise gayet basit. Liz, Barry isimli sevgiliyle takılan bir kızdır. Tam olarak evleri olmadığından araba yatmaktadırlar. Ancak bir gün Eddie isminde bir adam çıkagelince, Barry çılgınlar gibi kaçmaya başlar. Liz de bu adamın kim olduğunu sorar. Bunun üzerine Eddie, Barry'in babası olduğunu, ancak kendisiyle pek vakit geçirmediği için aralarının pek iyi olmadığını anlatır. Eddie, Liz'den bir ricada bulunur. Onu bir yere götürmesi gerektiğini, aksi takdirde oğlunu öldüreceklerini söyler. Bunun üzerine Liz ve Eddie yolculuğa çıkarlar. Eddie, bir yerden bir kuzu alır. Ancak işler bu kuzudan sonra daha karmakarışık olur. Çünkü ne kuzunun anlamı, ne yolculuklarındaki talihsizlikler peşlerini bırakmaz. Bu sırada Liz'in aklında ise küçük oğluna hediye götürmek vardır. Bu ikili acaba hedeflerine ulaşabilecekler midir?




Karşımızda bir yol hikayesi var. Oğlu için bir şeyler yapmaya çalışan ve zamanında yanında bulunamadığı oğlu için bir şeyler yapmak isteyen bir adam... Bir diğeri ise uyuşturucu yüzünden hayatın sillesini yemiş, kendi çocuğuna bakamayacak kadar aciz bir kadın. Bu iki karakterin yolları garip olaylar neticesinde kesişiyor. İlk başta birbirleriyle uğraşıyorlar. Ancak zamanla birbirlerini tanırken, aslında hayatın içinde yalnız olduklarını anlıyorlar. Bu yüzden de yalnızlıklarının içinde kaybolmamak için birbirlerine sığınıyorlar. 


Belki de Eddie, veremediği ilgiyi Liz'e vermek istiyor. Ancak ne yapacağını bilemiyor. Bu yüzden de yanlış noktalara parmak basıyor. Liz de gösteremediği merhameti bu adama göstermek istese de, kendi içinde bulunduğu durum onu iyice duygusallaştırıyor. 




Filmin için komik anlar da yok değil. Özellikle kuzuyu vuramama sahnesi, sürekli başına bela açan şeyler için emek harcayan tarafın Liz olması ve bunun gibi bir sürü ana tanıklık edebilirsiniz. Mizah kendini acı ve karanlık olarak gösteriyor filmin içerisinde. 


Ancak her şey rağmen filmin senaryosu beklentileri karşılayamıyor. Özellikle kuzuya yüklenen anlam olsun. Klişe hayatın sillesini yemiş kişilerin birbirine tutunması hikayesi olsun filmin seyirciyle yeterince bağ kurmasına yetmiyor. Filmin sonunda kendinizde bir tatminsizlik hissediyorsunuz. Bu yüzden de vasatı aşamayan bir seyir sizi bekliyor. Belki ağır bir cümle olacak ama bu filmi izlemeseniz de bir şey kaybetmezsiniz belki de... Sadece yeni bir tat olur. 




Sonuç olarak İrlanda bu sefer bizi hayal kırıklığına uğratıyor. Senaryo üzerinde biraz daha çalışılsaydı, belki de daha kıvamlı bir film ortaya çıkabilirdi. Başka filmlere artık diyeceğiz. Tanrının Kuzusu, dini temalı bir içerik bekleyenleri de eli boş döndürebilir. Çünkü film sıradan bir atıftan alıyor filmini. Kuzu önemli bir figür, lakin filmi sırtlayacak kadar değil. Hafif bir seyirlik isteyenler izleyebilir. Bunun dışında çok da bir şey beklemeyin.