Kült, esas olarak “din” anlamında kullanılsa da, din ve sosyoloji bilimlerinde, çevrelerindeki kültür veya toplumun genel veya anaarterin dışı gördüğü inanç, uygulama veya ibadetlere kendini adamış bir birleşik insan topluluğuna verilen isimdir.

Kitsch, varolan bir tarzın aşağı bir kopyası olan sanatı sınıflandırmak-ifade etmek için kullanılan Almanca bir terimdir.

Klişe (Fransızca: Cliché) uzun süre çok fazla kullanılmış ve artık etkisini yitirmiş ifade, fikir ya da öğelerdir.

fantastik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fantastik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2012 Salı

Looper


Sinemanın gelişimi son yıllarda iyice belirginleşmeye başladı. Özellikle de aksiyon filmlerinde ve bilim kurgularda neredeyse yapılmayacak bir şey yok. Bu yüzden de insanlar daha az beğenir oldular. Daha önce görmedikleri şeyleri görmek istiyorlar. Bu yüzden de daha önce yapılan işlerin tekrarları çabuk eleniyorlar. Orijinalliğin kıymeti gün geçtikçe artıyor. Özellikle de Hollywood sinemasından bahsettiğimizde, bu tip yapımlar el üstünde tutuluyorlar. 

"Looper", uzun zamandır günümüzün yeni Matrix'i etiketiyle pazarlanmaya çalışıyor. Özellikle en son Inception'ın beklentileri fazlaca üst kademelere çıkarması, diğer bilim kurgu - aksiyon filmleri için zorlu bir görev haline geldi. Özellikle baş rol oyuncuları eski toprak Bruce Willes ve yeni çağın en önemli aksiyon - bilim kurgularında yer alan  Joseph Gordon - Levitt olunca işler farklı bir boyuta taşınır oldu. 


Bu yüzden hemen filmin konusuyla başlayalım. Yıl olmuş 2072... Zaman yolculuğu keşfedilmiş ama kötü niyetli insanların varlığı yüzünden yasaklanmıştır. Ancak bu suç örgütlerini durduramaz. Çünkü bulundukları yıl içinde artık öldürülen cesetleri yok etme işi son derece zorlaşmıştır. Onlar da çözüm olarak "Looper" isimli teteikçileri devreye sokarlar. Öldürülecek olan insan paketlenir ve 30 yıl önceye gönderilir. Burada bekleyen tetikçiler, bu gönderilen insanları öldürür. Böylece cinayetler daha kolay örtbas edilir. Ancak bir looper emekli edilmek istendiğinde, ona kendisinin yaşlı hali ile birlikte altın külçeler bahşedilir. Bu onların emekliliği demektir. Çok ender de olsa, tetikçilerde sorun yaşanır. İşte o anlarda iş çığrından çıkabilir. 

Klasik bir suç - bilim kurgu hikayesiyle baş başayız. "Brick" filmiyle dikkatleri üzerine çeken yönetmen Rian Johnson, anlaşıldığı üzere fragmanlarıyla beklentileri yükselten filmin yönetmeni konumunda bulunuyor. Filmin konusunda 2072 geçse de, filmin çoğunluğu 2042'de geçiyor. Tam anlamıyla kaosa yenik düşmüş bir şehirle karşı karşıyayız. Tetikçiler ıssız bir tarlada gelecekten gelen hedeflerini mıhlarken, gelecek planları yapıp, emekli ikramiyeleriyle neler yapmaları gerektiğini düşünüyorlar. Bir nevi işine odaklanan memur mantığı da denilebilir. Ancak ana karakterimiz Joe, çılgın arkadaşı Seth'in boş bulunması yüzünden ölümüne tanık olunca,  kendi içinde bir sorgulama sürecine giriyor. Psikolojik olarak para için en iyi arkadaşını sattığını düşünen ana karakterimiz, döngüsüyle karşılaşınca arkadaşı gibi tekliyor. Bunun sonucunda malum aksiyonların klasik kurgusu ortaya çıkıyor. Kaç, yakalanma ve işini hallet. 


Filmin enteresan taraflarından biri, gelecekteki haliyle yüzleşen Joe'nun, bu süreç içinde iyi adam olurken, yaşlı halinin kötü adam rolüne bürünmesi... Böylece aslında aynı kişi üzerinden iyi ve kötünün savaşını izliyoruz. Bu da filme değişik bir açı getiriyor. Tabii suç örgütlerinin varlığı ve geleceği kökten etkileyecek olan "Yağmur Getiren" denilen bir şahsın, daha büyümeden yok edilmek istenmesi gerçeği de filmin nefessiz bir aksiyona dönüşmesine ve farklı olayların oluşumuyla da kurgusal bir baş döndürücülüğe ulaşmasını sağlıyor. 

Ancak filmin içindeki bazı karakterlerin hikayelerinin zayıf olması ve sözde geçmişlerinin varlığı, her ne kadar eğlenceli olsa da, bazı açılardan tatmin olamamamızı sağlıyor. Özellikle parlak fikri dışında, çok da yenilikçi olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü zaten "Back to the Future" filminde yapılan bazı şeylerin suç filmine yedirilmiş olanı diye düşünülebilir film. Bu yüzden de sonuna kadar eğlence vaat ediyor. Tabii illa fantastik unsurlar koyayım derken, hafif bir Heroes dizisini andıran temel özellikler eklenmiş. Bunu da hikayeye yedirmek adına, belli olaylardan sonra insanların yüzde 10 oranında mutasyona uğradığı kalıbı geçirilmiş. Bu kalıp sayesinde aslında esas tehlikenin en masum görünen şey olduğunu görüyoruz. Bu da filmin iyice tuhaflaştığı gerçeğini değiştirmiyor. 


Filmin finalinin yetersiz kalması sonucu, filmin çok değişik noktalara gideceğine, tam tersi seyirciye bırakılan bir final seçeneği son derece yersiz bir finalin gelmesiyle, tatminsizliğin doruklara çıkmasına ve evet bu film olmuş demek için çok erken olduğunu bizlere söylüyor. Ben kendi içimde düşündüğümde bile en az üç final bulabiliyorken filme, senaristin böyle gereksiz bir finale baş vurması filmin en önemli handikabı olarak kayıtlara geçiyor. 

Özellikle filmin içinde belli noktalara göndermeler var. Özellikle gelişen ve değişen güç dengelerine değinen bazı göndermeler, filmin zekice hamlelerinden bir kaçı denilebilir. Karakterlerin yaşlı versiyonlarıyla iletişimlerini vücutlarına kazınan notlarla sürdürmeleri, akıllıca noktalardan biri. Özellikle de Çin'in yükselişine vurgu yapılması insanın yüzünü güldürüyor. Bu ve bunun gibi bazı noktalar filmin keyif düzeyini arttıran detaylar denilebilir. 


Sonuç olarak hikaye kurgusu, eğlenceli seyirliği ve geleceğe bakan filmlerin çekiciliğiyle, başyapıt olmasa da, hatırı sayılır bir hayran kitlesine ulaşacağı söylenebilir. Günümüzün teknolojisini iyi kullanan filme, mümkünse büyük beklentilerle gitmemenizi öneririm. Çünkü küçük beklentilerle filmden daha büyük keyif alacağınız aşikar. Özellikle de bu seneki filmlerin ana teması bu olsa gerek. Çok beklenen filmlerden, en iyisini istememek, çünkü bunu isterseniz hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. İyisi mi, siz eğlenmek için izleyin bu filmi... 

Not: Yapılan makyaj sonrası Joseph Gordon - Levitt tanınmaz halde. Bazen bakıp bakıp bu adam kim diyorsunuz.


Abe: I'm from the future, go to China. 

***


Joe: I work as a specialized assassin, in an outfit called the Loopers. When my organization from the future wants someone to die, they zap them back to me and I eliminate the target from the future. The only rule is: never let your target escape... even if your target is you. 








   

25 Eylül 2012 Salı

Red Lights



İnsanlar eski zamanlardan bu yana türlü şeylere inandılar. Kimileri bunu din diye lanse etti. Kimileri ise sihir olarak... Sonuç olarak insanlar bir şeylere umut bağlamaya başladılar. Yapılan hileleri görmezden gelerek, mucizelerin olmasını düşlediler. Bu yüzden de koca bir aptal olduklarını anlayamadılar. Tabii aptallık da göreceli bir kavram sonuçta. İnsanların öncelikli olarak nelere inandıkları kendilerini ilgilendirir. 

Red Lights, bizi medyumların, sihirbazların dünyasına götürüyor. Hani sürekli aynı şovu yapıp, bir türlü nasıl yapabildiğini anlayamadığımız insanlar... Onların tabirleriyle bu küçük oyunlar meslek sırlarıdır. Tabii bunu söyleyen kişiler bir anlamda sihir değil, göz yanılmasından ibaret olduğunu söylerler her şeyin. Bu yüzden de onların büyük şovmenler olduğunu düşünürüz. Tabii kendi söylediklerine kapılıp, aslında kendilerini Tanrılaştıranlar da yok değil... Bu tip kişilere ise sahtekar diyoruz. Aksi halde onları hak etmedikleri şekilde konumlandırırız. 


Filmimizin konusu da bu gerçeklerden yola çıkıyor. Margaret Matheson ve Tom Buckley, medyum, sihirbaz, psişik olduğunu iddia kişilerin açıklarını bulup, sahtekarlık yapıp yapmadıklarını tespit ettikleri bir işleri vardır. İkisi de akademisyendir. Üniversitede bu konuda dersler verirler. Margaret bu konuda tam bir kurtken, Tom, kariyerini daha da ilerletebilecekken, Margaret'in asistanı olmayı seçmiştir. Belki de o sadece işini seven birisidir. Bu ikili sahtekarları bir bir ortaya çıkarırlarken, medyumların tepkilerini çekmektedirler. Çünkü rahat davranmaları böylece sınırlandırılıyordur. Şehri yıllar önce terk eden ünlü medyum Simon Silver'ın gelmesiyle, bu ikili hemen harekete geçerler. Hedefleri şu ana kadar hiç açık vermeyen bu adamın sırlarını öğrenmektir. Ancak sırları öğrenmeye başlayınca bazı doğaüstü olaylar baş göstermeye başlar. 


Filmin oyuncuları kusursuz performanslar sergiliyorlar. Sigourney Weaver, Robert De Niro, Cillian Murphy tek kelimeyle döktürüyorlar. Özellikle De Niro'nun uzun zamandır kötü filmlerde oynadığını düşünürsek, bu filmin ilaç gibi geldiğini söyleyebiliriz. Arızalı karakterleri canlandırmaya bayılan Murphy ise yine takıntılı bir karakteri oynuyor. Nereden geldiği belli olmayan bu gizemli karakterin geçmişine dair bir sürü iddia ortaya çıkıyor. Ancak ne olduğunu tam anlayamıyorsunuz. Üstelik karakteri ne kadar gizemli olsa da, seyirciye yakın duruyor. Bu yüzden de onun yanında yer alamaya başlıyorsunuz. 

Film ne kadar doğa üstü olaylara bilimsel gerçekler arasa da, aslında Tanrı'nın varlığını da alt metin olarak sorgulamaya çalışıyor. İnsanların Tanrıcılık oynama takıntılara değinerek, aslında umudu Tanrı dışında birinden arayan insanlara yöneliyor. Dünyanın büyük bir kısmının bu tür yetenekte olduğunu iddia eden insanlara inandığı düşünülürse, medyum diye bir din kursak büyük dinlerden biri haline gelebilirdi herhalde. İnanç hususunda toplumsal bir eleştiriye soyunan film, aynı zamanda belli bir tutkunun üzerine verilen çabayı seyircine göstermeyi hedefliyor. 


Filmin renk dokusu bir anlamda farklı renklerdeki paletleriyle, görsel anlamda etkileyici bir portre sunarken, filmin kısa bir kısmında belgesel anlatıma geçilerek, filmin dünyasında olayların insanlara nasıl yansıdığını tüm çıplaklığı ile yansıtıyor. Mekanların değişkenliklerine göre renk paletinin değişmesi filmin farklı renklerden oluşan karakterleriyle paralel olmasa da, görsel anlamda tatmin olucu sonuçlar çıkarıyor. 

Sonuç olarak sürpriz finaliyle (belli bir yerde tahmin edilebiliyor ama o anı kaçırın daha iyi olur), iyi oyunculuklar ve temiz görüntüleriyle vasatın üstünde iyi bir filmle karşı karşıyayız. Gerilim filmlerini sevenler için yeme de yanında yat denilebilecek bir film... Sinemaseverlere tavsiye edilir. 




Margaret Matheson: There are two kinds of people out there with a special gift. The ones who really think they have some kind of power. And the other guys, who think we can't figure them out. They're both wrong. 










2 Nisan 2012 Pazartesi

La fée (2011)



Her insan hayatını yaşantısı farklıdır. Kimileri sade bir yaşamı tercih ederken, kimilerinki ise gösterişlidir. Lüks zevklere sahiplerdir. Hikayemizdeki insanlar ise ilk kategoriye giriyorlar. Çünkü hayatlarında basit istekleri var. Bu yüzden de insanlarla iletişimleri son derece yalınken, kendi içlerinde de olabildiğince absürtler. 


"Rumba" isimli filmle hatırı sayılır bir kitleyi güldürmeyi başaran Dominique Abel, Fiona Gordon ve Bruno Romy üçlüsü, bu sefer de insanları kendilerine özgü mizah tarzlarıyla güldürmeyi başarıyorlar. Üstelik bu samimi sıcacık filmi yaparken, olabildiğince az diyaloğa yer vermeye çalışıyorlar. Ne de olsa sinema görüntü sanatıdır öyle değil mi?




Filmimizin konusuna gelirsek; Dom, bir otelde resepsiyonda çalışmaktadır. Sürekli zinciri atan bir bisikleti vardır. Bu yüzden de sürekli yolda kalır, ya da işine geç kalır. Genelde gece vardiyalarına bakan kişidir. Bir gece Fiona adında bir kadın otelde bir oda ister. Bir yandan da kendisinin bir peri olduğunu ve ona üç dilek hakkı verdiğini belirtir. Dom o an kadının dediklerine inanmasa da, başına gelen talihsiz bir kaza sırasında haber vermediği halde Fiona'nın onu kurtarmak üzere gelmesiyle, kafasında şüpheler oluşur. Bu ikili arasında yavaş yavaş gelişen aşk ilişkisi sonucunda olaylar karışmaya başlar. Çünkü bir grup Afrikalı göçmen, köpeğine tapan garip bir turist ve kör bir bar işletmecisinin katılımıyla komedi dozu yükselecek ve birbirinden absürt olaylar üst üste gelecektir. 




Yıllardan yine 2011 ve yine Le Havre'dayız. Fransa'nın kuzeybatısında, Sen nehrinin kenarındaki bu sahil şehri, birbirinden başarılı iki absürt filme ev sahibi oluyor. Geçtiğimiz aylarda incelediğimiz Aki Kaurismaki'nin "Le Havre"'ından sonra, şimdi de kendileri pişirip her şeyini kendileri yapan oyuncu- senarist - yönetmen üçlüsü Dominique Abel, Fiona Gordon ve Bruno Romy'in "La fee - Aşk Perisi"'ne dekor oluşturuyor. 


Film o kadar samimi bir tablo içerisinde ki, sanki tanıdığınız kişilerin evlerinde çektiği bir film havası yaratıyor. Öyle ki filmin oyuncularının isimleri de kendi isimlerinden alıntı olunca, bu hamarat insanlara gıpta etmeden kendinizi alamıyorsunuz. Daha önceki filmlerindeki gibi bu filmde de baş rolleri kendilerine ayırtmışlar. Bununla kalmayıp mizah anlayışlarını sonuna kadar filmlerine adapte etmişler. Üstelik filmlerinde dansı da eksik etmeden yardımlaşmanın önemini vurgulayarak bizlere eğlenceli vakit geçirtmeye çalışıyorlar. 






Özellikle durumlara yaklaşımları çok başarılı ve ilgiyi hak ediyor. Örneğin bir ketçap kapağından merak unsuru yaratmayı becerirken, yürüyen çanta, uçan adam gibi olayları filmin kendi iç yapısında doğal karşılıyorlar. Aşkın gözü kördür diye bir barın işletmecisini kör bir adam yaparak ironik bir çizginin tatlı tonunda kalmayı bilirlerken, hayalleri küçük karakterleriyle insanın yüzüne biraz olsun tebessüm getirmeyi hedefliyorlar. Ana karakterimiz Dom, kıyafetlerini çalan mülteciye koşarak onlar benim kıyafetlerim diyerek, üzerinden kirli kıyafetleri alarak üzerine giyebiliyor. Tabii kendisinin üzerindekileri de mülteciye veriyor. Böylece yeni kıyafetlerle mülteci, eski kıyafetlerle kendisi mutlu olabiliyor. 


Sözün özü sıcak yüreklerden çıkan bu fantastik absürt komedi, sinemanın dilini iyi kullanmayı başarıyor. Üstelik bunu hiç bir şekilde istismar etmeden en doğal halleriyle yapıyor. Dans, komedi, suç (ama iyi niyetli suç) türlerini harmanlayarak da, pişman olmayacağınız bir filmi bizlere sunuyor. Bu tatlı filmi herkese tavsiye ederim. Hatta İstanbul Film Festivali'nde yakalayabilirsiniz...







16 Ocak 2012 Pazartesi

Midnight in Paris (2011)



Sevdiğiniz insanla birlikteyken, aklınızın bir köşesine kariyerinizle ilgili boşluklar takılır. Bu boşlukları doldurmanız için sevdiğiniz kişinin size destek olmasını istersiniz. Bu yüzden de her söyleyeceğiniz şeyin değerli olduğunun hissedilmesi egonuzu okşayacaktır. Bu sayede de ihtiyacınız olan destek sizin yanınızda vuku bulacaktır.


Tabii her şey bir anda gerçekleşmiyor. O her şeyden çok sevdiğiniz, seksi nişanlınız tatile çıktığınız bir gün sizden çok başka bilgili adamlarla ilgilenirken, siz umurunda değilmişsiniz gibi davranıyor. Bu ek olarak sizin her kelimenizi saçma buluyor. Böyle bir durumla karşılaşırsanız ve yazarsanız, gururunuz dayak yemişe döner öyle değil mi? İşte Woody Allen da bu noktadan ortaya hayal dünyasının yeniden doğacağı bir hikaye yaratıyor bizlere...




Filmimizin konusunu hafifçe çıtlatmışken, hemen ben konusunu sizlerle paylaşayım. Gil Pader bir yazardır. Paris'te onların en sevdiği yazarların yaşadığı şehre nişanlısı Inez ile gelmiştir. Ancak Inez'in Paul isimli bir arkadaşı yüzünden tatilleri sıkıcı bir hal alır. Çünkü Inez sürekli bu adamın bilgiçlik taslamasıyla ilgileniyordur. Gil ise söz hakkı istiyordur. Bir gece saat 12'yi vurduğunda Gil'in önünde 1920'lerden kalma bir araba durur. Bu arabaya biner ve partilere katılmaya başlar. Gil, bilmeden 1920'lere gelmiştir. Burada Ernest Hemingway, Scott Fitzgerald, Pablo Picasso, Gertrude Stein, Salvador Dal, Luis Buniel ve bunun gibi bir sürü ünlü "ölü" sima ile tanışma fırsatı bulur. Gil'in altın çağlar dediği bu zamanda keyifli vakit geçirirken, sabahları Paul'ün zulmüyle uğraşmak durumundadır. Bu yüzden de sevdiği vakitleri geçirirken kitabını da ünlü kitap editörüne okutturmayı dener. Bu mükemmel dünya, Gil'in bulutların üzerinde dolaşmasına neden olur.




Woody Allen'ın son dönemlerdeki gerçekçi sinema anlayışı, sonunda eski filmlerine bir dönüş yapıyor: Böylece tüm hayal gücünü rahatlıkla kullanabileceği bir zaman yaratıyor. İster istemez ilgi çekici bir filme sahne alıyor. Seyir zevki bakımından filmin, Woody Allen'ın adeta son yıllardaki en başarılı filmi olduğunu söyleyebiliriz. 


Oyuncu kadrosu son derece başarılı bir şekilde arz-ı endam ediyor. Owen Wilson, Rachel McAdams, Adrien Brody, Kathy Bates, Marion Cotillard, Michael Sheen, Lea Seydoax... Hepsi birbirinden başarılı bir şekilde filmin masalsı atmosferinde yerlerini buluyorlar. Özellikle Corey Stoll ve Adrien Brody filmin dikkat çeken performanslarına imza atıyorlar. Repliklerinin ağızlarına çok yakıştığını ve bu yüzden yüzünüzden gülücük eksik olmadığını söyleyebilirim. 




Gil'in bir nevi kendini buluş hikayesini izliyoruz. Nişanlısını ne kadar sevse de, kafasında soru işaretleri var. Bu yüzden de evlenme arifesinde yanlış şeyler yaptığını düşünüyor. Buna ek olarak Inez'in ailesinin daha da tuhaf olması, tatillerinin umduğundan sıkıcı geçmesi Gil'i bunaltıyor. Zaten demezler mi; birisini tanımak istiyorsan ya tatile çıkacaksın, ya da aynı evde yaşayacaksın... İşte bir nevi bu teoriyi destekleyen bir film izliyoruz. 


Altın çağda geçirilen zamanlar sayesinde hem tarih turuna çıkarken, bir yandan da o dönemki insanların düşünce anlayışına Woody Allen'ın beyninden bakma şansı yakalıyoruz. Bu sayede insan ilişkileri, özellikle de kadın-erkek arasında olan olaylar bir anda ön planda yerini alıyor. Doğru insanı doğru zamanda bulmak mümkün mü sorusunu sorarken, bir yandan da tesadüflerin hayatın içindeki küçük tebessümler olduğunu bu filmle anlıyoruz. 




Paris'in gece çok güzel görüntülere sahne olduğu gerçeği, muhtemelen Paris'e turist sayısını arttıracaktır. Ancak bizim için önemli olan ne kadar da sinematografik duruşların ortaya çıktığı belki de... Masalsı filmler çoğu zaman yapıldı belki de, ancak Woody Allen tarzı yaklaşan pek az kişi oluyor bu sinema dünyasında...


Son yıllardaki en iyi işinde Woody Allen'ı yalnız bırakmayın derim...


Gil: I would like you to read my novel and get your opinion.  
Ernest Hemingway: I hate it.  
Gil: You haven't even read it yet.  
Ernest Hemingway: If it's bad, I'll hate it. If it's good, then I'll be envious and hate it even more. You don't want the opinion of another writer. 



12 Ocak 2012 Perşembe

The Crow (1994)

5 ADIMDA FİLM ANATOMİSİ

Geceler eskisi olmadı, karga insanların yanına girdiğinden beri... Suçlular yataklarında rahat uyuyamadılar. Çünkü hepsi biliyordu ki, Eric Driven onları bulacaktı. İntikamını alırken, bir anlamda zaman duracaktı. Öyle bir intikam hikayesiyle karşı karşıyayız ki, aşk ölümsüz olacaktı... The Crow böyle bir deneyimdi işte...




1
Karga, mezar taşlarının etrafında dolaşırken, yine bir cadılar bayramı gecesiydi. Hesap gününü başlatmak üzere, yattığı topraktan uyandırdı Eric Driven'ı... İşte o anda yüzünde sahne makyajıyla, Cadılar Bayramı'ndaki makyajlardan farksız bir yüz ifadesi ortaya çıktı. 





2
Aşk ölümsüzdü. Bu yüzden de her şeyin olduğu yere gitti Eric... Bitanecik sevgilisinin katledildiği evine gitti... Orada geçmişini hatırlarken, muhteşem manzara ağlıyordu. Geçmişin intikamı için gelmişti kahramanımız....





3
Onun varlığını ilk anlayan ve tadan belki de oydu... Mükemmel kullandığı bıçaklar onun ölümü olacaktı... Çünkü karşısında yenilmez bir ruh vardı. Aşkın, intikamın, adaletin ruhu... İlk kurban, ilk korkunun yayılmasını sağlayacaktı...






4
The Crow'un belki de en görkemli sahnesi... Tüm pisliklerin, kötü adamların, mafyanın bir araya geldiği ve Eric Driven'ı geldiği cehenneme göndermek isteyen bir sürü adam... Hepsi aynı hedefin peşinde... Efsaneyi sona erdirmek... Suçun nefesinin devam etmesi... Silahların patlayan barutlarının aydınlattığı nefes kesen bir düello... 

Belki de filmin en acıklı sahnesiydi. Çünkü gerçekten tabancalardan çıkan kurşunlar Brandon Lee'ye saplandı. İnanılmayacak kadar gerçekçi bu sahne, aslında gerçeğin ta kendisiydi. Brandon'ın son görüldüğü sinema karesiydi...





5
Günahları affeden bir Azrail'di o... İyilere gereken önemin verilmesini istedi. Cehennemden kovulan bir melekti... Bu yüzden de en sevdiği birkaç kişiden biri olan küçük arkadaşına en önemli hediyeyi, yani annesini veriyordu. Damarlarındaki zehirlerden arındırıyordu... O artık bir "efsane"ydi...




Sarah: [voiceover] If the people we love are stolen from us, the way to have them live on is to never stop loving them. Buildings burn, people die, but real love is forever. 












Not: Bundan böyle zamanın eskitemediği bazı filmlere 5 adımda anatomik olarak yaklaşacağım. Böylece bu saygı duruşu ile yeni bir bölüm ortaya çıkmış olacak....

30 Aralık 2011 Cuma

Der Sandmann



Zaman kumları akıp giderken, insanlar bir rutinin esiri olmuşlardır. Hayat monotondur, yapılacak çok da bir olay yok gibidir. O anlarda akışına bırakırsınız. Peki ya zamanınız yoksa? O an panik kapınızdadır. Bu yüzden de yitirilen zamanlar telafi edilmelidir. Bu telafi ancak gözden kaçırdığınız olaylarla olur. 


Festivallerde dolaşan ilginç bir filmden bahsediyorum sizlere. Adı Der Sandmann... Diğer adıyla Kum Adam... Modern bir pinokyo hikayesi diyebileceğimiz film, adeta masalsı bir yapının içinde bizlere sürreal bir gerçeklik sunuyor. Üstelik bunu yaparken, özgünlüğünü de kaybetmiyor. 




Kısaca konusuna değinirsek; Benno ismindeki bir adam, bir pul koleksiyoncusunun yanında çalışmaktadır. Burada pullara değer biçer, onlarla ilgilenir. Ancak değerli pulları gördüğünde kendine saklamayı tercih eder. Çünkü o güzel bir sevgilisi olan, vücudu formda ve işinin hası bir adamdır. Her şeyi hak ettiğine inanır. Ancak bir gün tuhaf olaylar başlar. Garip rüyalar görür ve ardından yatağında kum taneleriyle uyanmaya başlar. Her gece tekrarlanan bu olaylardan sonra, vücudundan dökülen bu kum tanelerine anlam veremez. Doktorlar da her fonksiyonunun normal olduğunu söylemektedirler. O halde bu kum da neyin nesidir? Bu işi çözmek için ona yardım edebilecek tek kişi vardır. O da kavgalı olduğu, nefret ettiği alt kattaki kafenin sahibi Sandra'dır...




Bir nevi sürreal bir kurmacanın etrafında dönen bir hikayeyle karşı karşıyayız. Tarifi mümkün olmayan bu fantastik olay, bir nevi çocukluğumuzdaki masalları hatırlatıyor. Hatta kimilerine Örümcek Adam'daki kum adamı da hatırlatabilir. 


Bir nevi ahlak duygularının yargılaması konumundaki hikayede, yalan söyleyerek hayatının düzenini kuran bir adamın, aklına dahi gelemeyecek bu sorunla karşılaştığında neler yapabileceğine şahit oluyoruz. Çünkü karakterimiz bir süre sonra kumun insanları uyutucu etkisini fark ediyor. Bu etki sayesinde tuhaf bir süper kahraman gücüne sahip olduğu gerçeği açığa çıkıyor. 




Tabii her şey bu kadar toz pembe değil. Tüm bu olanlara sebep, Benno'nun yalan üzerine kurduğu yaşantısına bağlanıyor. Geçmişte yaşadığı talihsizliğin bilinçaltına yansımasıyla, bir nevi çekilemez bir adam olan Benno, bir yandan geçmişiyle yüzleşirken, diğer yandan da tanımadan yargıladığı kişilerin gerçek yüzlerini görme fırsatı buluyor. 


Oyunculukların kimi zaman absürt seviyeye vardığı filmde, konu itibariyle bu tip oyunculuk tercihleri sırıtmıyor. Senaryonun hayalperestliği ile dünyasının gerçeküstücülüğü içinde eriyor. Bir nevi seyir zevkini harmanlayan bir film halini alıyor. 




Filmin oyuncularını bir kenara bırakırsak, belki en önemli başrollerden biri de müzik denilebilir. Zaten kendi içinde kötü müzik ve iyi müzik eleştirisi yapan bu Pinokyo kırması film, aynı zamanda rüyaların dünyasında yolculuk etmemizi de sağlıyor. Hatta rüyalara hükmetme şansı vererek bir nevi Avrupalı, katmansız Inception demek çok da kötü bir benzetme olmaz. Tabii iki film de birbiriyle çok alakasız onu belirtmek lazım. Sadece fikir açısında bir esprileri benziyor. 


Sonuç olarak son dönemdeki en yaratıcı ve eğlenceli filmlerden birisine hazır olun. Hayalperestliğin hiç ölmediği semalardan bu filmi şiddetle tavsiye ediyorum. Kum saatinin kumları dökülürken, bu filmin içinde geçirdiğiniz süreyi hatırlamayacaksınız bile...









21 Aralık 2011 Çarşamba

Zookeeper



Bir insan yaptığı işi seviyorsa, belki de dünyanın en mutlu insanı o kişidir. Tabii bazen elimizdekilerle yetinmeyi bilmeyiz. Daha fazlasını isteriz. Daha fazlası tabii göreceli bir şeydir. Örneğin bazıları daha iyi imkanlı bir iş ister. Daha çok para kazanacağı, mutlu olduğu işi önemsemez. Bu tip durumlar insanın ruh halini değiştiren zamanlardır. 


Bir de beğendiğiniz kadının dikkatini çekmek için, ona gösteriş yapmak için işinden memnun olmayan insanlar vardır. İşleri yalnız başlarına kaldığında harikadır. Fakat başkalarının yargıları yüzünden o işe utanarak bakarlar. Halbuki kimin ne söylediği önemli değildir. Önemli olan kendinizin ne istediğidir. işte şu an öyle bir mesaj veren filmin başındayız: Zookeeper...




Filmimizin konusu özetlersek; Griffin bir hayvanat bahçesinde özenle çalışan bir insandır. O kadar iyidir ki, hayvanların ne istediklerine önem verir. Adeta onlar için yaşar. Fakat özel hayatında işler tahmin ettiği gibi gitmemektedir. Evlenme teklif ettiği kadın, mesleğinden dolayı, onu rezil ederek teklifini reddeder. Bu yüzden de hafif depresyona girse de, hayvanlarıyla ilgilenmekten dolayı mutludur. Kardeşinin düğününden önceki gün yapılan partide eski sevgilisiyle karşılaşınca ne yapacağını şaşırır. Aradan yıllar geçmiştir. Ancak eski sevgilisi ona yeniden ilgi duymaya başlamıştır. Ancak hesaplamadığı durum, bir rakibinin daha olmasıdır. 




Buraya kadar her şey normal görünüyor değil mi? Fakat anlatmayı unuttuğum küçük bir ayrıntı var. Bu durumu duyup, işinden ayrılmaya karar veren Griffin'i duyan hayvanlar dile gelirler. Aslında insanlar ve hayvanlar arasında yasak olan bir özelliklerini ortaya çıkarırlar. Hayvanlar aslında hep konuşmaktadırlar. Sadece kendilerini tutmuşlardır. Böylece hayvanlar, eski sevgilisini elde edebilmesi için Griffin'e taktikler vermeye başlarlar. 


Ne kadar sevimli değil mi? Dr. Dolittle gibi bir örnek yokmuş gibi, yeni bir aynı temalı film çekmek Hollywood'un sıkılmadığı işlerden biri olsa gerek. Filmdeki sahneler pek komik olmasa da, çoğunlukla hayvanlara dayanan espri anlayışıyla film kotarılmaya çalışılmış. Özellikle hayvanların çoğunluğunun cgi ile yapıldığını düşünürsek, son derece başarılı modellemelerin olduğu söylenebilir. Zaten bu hayvanları da son derece önemli isimler seslendiriyor. Bu açıdan bile seslere tav olabilirsiniz. 




Filmin kilit karakterlerinden biri olan Rosario Dawson, burada ümitsiz ama seçilmeyi bekleyen saf kızımızı oynuyor. Kevın James kendini hırpalasa da, bariz bir şekilde maymunluk yapmaktan öteye gidemiyor. Çağımızın gerisinde kalan espri anlayışıyla film tek kelimeyle klişeler zinciri oluşturuyor. 


Aile filmi olmak için bile fazla romantik komedi olan film, akıllarda kalabilecek kadar unutulmaz anlara sahip olamamasının sıkıntılarını yaşıyor. Çünkü bu tip filmler unutulmaya müsait filmler oluyorlar ve ne yazık ki, dost acı söyler. Bu film de unutulup gidecek bir film... 




Bence yeni şeyler söylemenin zamanı geldi. Aksi takdirde çöp film furyası insanları daha da aptallaştırmaya devam edecek. Sadece yaşı ermemiş mesaj kaygısını seven seyircilere tavsiye edeceğim...



Griffin Keyes: It took me five years to get over someone I don't love. I can't imagine how long it would take me to get over you.