Kült, esas olarak “din” anlamında kullanılsa da, din ve sosyoloji bilimlerinde, çevrelerindeki kültür veya toplumun genel veya anaarterin dışı gördüğü inanç, uygulama veya ibadetlere kendini adamış bir birleşik insan topluluğuna verilen isimdir.

Kitsch, varolan bir tarzın aşağı bir kopyası olan sanatı sınıflandırmak-ifade etmek için kullanılan Almanca bir terimdir.

Klişe (Fransızca: Cliché) uzun süre çok fazla kullanılmış ve artık etkisini yitirmiş ifade, fikir ya da öğelerdir.

yerli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yerli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2012 Pazar

Babamın Sesi (2011)


Bir ailenin dramanı en iyi nasıl gözlemleyebilirsiniz diye sorulduğunda, cevap belki de içinde yaşayarak olabilir. İşte bu düşünceden yola çıkarak gerçek bir hikayenin kahramanları gerçek insanlar oluyor. Üstelik filmin iki yönetmeninden birinin de rol aldığı film, Köprüde Buluşmalar'dan iki ödül birden alıp projenin desteklenmesi sağlanmıştı.

Bununla paralel olarak film galasını Rotterdam film festivalinde gerçekleştirdi. Film gösteriminden sonra filmin yönetmenlerinden Zeynel Doğan yoğun ilgi gördü. Çünkü filmin kanlı canlı baş rol ve gerçek karakteri kendisiydi. Belli ki, gerçeklik Avrupalı'yı cezbetmeyi başarmıştı. Tabii her ne kadar ilgi çekici olsa da filmin ağır temposundan dolayı 26 kişi de salonu terk etti.

Şimdi o filmin kısaca konusuna bakabiliriz. Zeynel ve hamile karısı Gülizar Diyarbakır'da yaşarlar. Zeynel'in Elbistan'da yaşayan annesi Base, Zeynel çalışmaya başladığından beri kış aylarını onun evinde geçirir. Babası Mustafa ise, yıllar önce, Maraş Katliamından canını zor kurtarmıştır. Bu olaydan sonra iş bulmakta zorlanınca Arabistan'a vinç operatörü olarak çalışmaya gitmiştir. O dönemde köyde okuma-yazma bilen az olduğu için, ailesine mektup yerine ses kasetleri göndermiştir. Ailesi de aynı biçimde, ses kasetleri doldurarak ona cevap yollamıştır. Ayrı geçen yıllar boyunca aradaki en güçlü bağ bu seslerdir. Mustafa bir iş kazasında ölmüş olmasına rağmen şu anda bile ailesinin hayatını etkilemeye devam eder. Zeynel'in elinde sadece bir tane kaset vardır. Babasıyla ilgili bazı duyguları bu kasetten edinir. Babasının kendilerine karşı ilgisini; yanlarındaymış gibi konuştuğunu fark eder. Şimdi ise kendisi baba olmak üzeredir. Sık sık bu sesleri dinler. Babasının kendisiyle kurmaya çalıştığı iyi ilişkinin etkisine girer. Annesinde başka kasetler olduğunu hatırlar ve onları bulmak için Elbistan'a gider.




"İki Dil, Bir Bavul" filminin yönetmenlerinden biri olan Orhan Eskiköy, bu sefer yanına Zeynel Doğan'ı alarak filmini çekmiş. Zeynel ile çalışmasının başlıca nedeni Zeynel'in gerçek hikayesini anlatması denilebilir. Böylece yine belgesele yakın duran kurmaca sahnelerle dolu bir film yaratmayı başarmışlar. Nitekim ne kadar kurmaca olsa da, filmimiz belgesel nitelikli bir iş olarak değerlendirilebilir. 

Filmin konusunda geçen hikaye son derece ilgi çekici gibi görünse de, maalesef film aynı ilgi çekiciliği yakalayamıyor. Özellikle konusunda geçen çoğu şey, aslında sadece ince bir şekilde değinilen, dikkatsiz seyircilerin gözden kaçırabileceği ayrıntılarla donatılmış. Buna ek olarak filmdeki görüntülerin temeli anne Base'nin günlük yaşantısından kesitlere, babadan kalma eski kaset kayıtlarına ve birkaç kurmaca sahneye dayanıyor. Bu filmin ağır tempolu ve seslere yoğunlaşan bir film olmasına yarıyor. 





Yani filmin görselliği son derece yetersiz kalıyor. Bu yüzden de etkiliyicilikten uzak, amatör işi gibi görünen bir işe denk geliyor. Aslında bir radyo oyunu şeklinde yazılsa, daha başarılı bir iş çıkartılabilirmiş. Tabii günümüzün popüler mecrası sinema ile seslerini daha çok duyurabileceğini düşünen yönetmenler, her ne kadar sinema filmi yapmaya çalışsalar da, sinema yapmayı başaramıyorlar. Verilen kareler ne estetik anlamda başarılılar, ne de anlattığı hikaye bakımından tatmin ediciler. 


Belki de ilk filmde olduğu gibi belgesel yönünden ele alınsa film, derdini daha çok anlatabilen bir filme dönüşecekti. Üç karakter üzerinden anlatılan hikaye, uzun metrajdan öte kısa metraja hitap ediyor. Gereksiz yere film uzatılabilmek adına ağır, uzun planlara yer verilmiş. Yönetmenler istedikleri kadar bu bizim tercihimiz desinler. Tarkovski göndermeleri yaptık desinler, hepsi palavra. Bildiğimiz ve gördüğümüz şey aynı. Bu bir filmden öte eskiz çalışmasından öteye gidememiş. 




Hani denir ya, herkes hayatına film gibi der, ama her insanın hayatı film yapılmaz diye. İşte bu film, bariz bir şekilde bunun örneği olmuş. Bu hikaye sinemaya uygun değil. İlgi çekici bir hikaye hiç değil. Konusunu parlatarak, süsleyerek film yapılmıyor. Sinemaya giden insan görmek ister, bu film ise göstermemek adına yapılmış kişisel bir videonun ötesinde değil. 

Sonuç olarak ilk filmiyle potansiyelini belli eden bir yönetmenin fiyasko bir ikinci film denemesiyle karşı karşıyayız. Sıkıcı, zaman kaybı olmaktan öteye gidemeyen, derdini de tam olarak anlatamayan başarısız bir film olduğu gerçeğini saklayamayacağım. Uyumak istiyorsanız gidin, ama sinemaya aşıksanız bu filmden uzak durun derim. 

Not: Adana Altın Koza film yarışmasından en iyi film ödülüyle döndü. Ancak sinemaya değil, politik söyleve verilen bir ödül olduğu aşikar. Hatta filmin bir senaryosunun tam olmadığı da söylenebilirken, filmin en iyi senaryo alması da, kusura bakılmasın ama senaryoya ihanettir. 









20 Eylül 2012 Perşembe

Toprağın Çocukları


Türk sinemasında dönem filmleri art arda gelmeye başlamışken, bunlardan biri de gencecik bir cumhuriyetin kalkınması için çok önemli bir icraat olan köy enstitülerinin hikayesinin anlatıldığı "Toprağın Çocukları"... 

Film duyurulduğundan beri merak uyandıran bir projeydi, bu yüzden de beklentilerin yüksek tutulması, anlaşılacağı düzeyde normal bir tepki olarak düşünülebilir. Özellikle bir dönemin karanlıktan aydınlığa çıkması için mücadele eden insanların, bir anlamda yeniden yeşeren bir milletin nasıl ayakta durduğunu belgeleyen bu direnişin, sinemasal tanıkları olmak düşüncesi seyircileri heyecanlandıran bir unsur olmuştu. Filmin vizyona girmesiyle bu merakımız dindi. 



Filmin konusunu hafifçe özetlersek; İsmail Hakkı Tongunç, Hasan Ali Yücel, Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü'nün çabalarıyla Türk köylüsünün kendini eğitebilmesi için ve eğitimli bireyleri ülkeye kazanmak için kurulan Köy Enstitülerinin öğretmen Kemal ve öğrencilerinin gözünden film kendince anlatmaya çalışmış. Tabii cahilliğin ve o dönemin komünist akımlarının damga vurduğu karanlık dönemlerinin anlatıldığı film, iki çingenenin hayatlarını kurtardıkları, fakat tüm ailelerinin katledildiği bir katliamla başlıyor. 


Film son derece iyi akıl edilmiş bir konuya sahip diyebiliriz. Çünkü şu ana kadar bu konuya değinen pek film olmamıştı. Bu yüzden de çoğu kişinin merak ettiği bir konu haline geldi. Ancak filmi izlediğimde gördüm ki, bu kadar ümit beslenmesine rağmen son derece amatör bir filmle karşı karşıyayız. Profesyonellik düzeyinde, iyi hikaye anlatan bir filmle baş başa değiliz ne yazık ki...

Filmi anlatmayı üç bölümde tercih ediyorum: Anlatım dili, teknik yeterlilik düzeyi ve yönetim... 

Öncelikle filmin anlatım diliyle başlayalım. Film anlatım dili olarak amatör bir kısa film dilini kullanıyor diyebiliriz. Evet, hani şu okullarda henüz hiç bir şey öğrenmeden yapılan kısa filmler gibi. Tam olarak nasıl anlatacağını bilemediği için kurguda her şeyin halledilebileceğini düşünüyor film. Neden böyle bir anlatım yoluna gidilmiş, hiç bir fikrim yok. Üstelik film görsel bir anlatımın yerine, sözsel bir anlatım tercih ediyor. Tıpkı bir kitaptan okunurcasına, arkaya görüntüler döşenerek kendi çapında bir film taklidi yapıyor. Özellikle filmi hareketli kılmak adına kullanılan hareketli kamera son derece başarısız. İlk kısa filmlerde yapılan bolca hata, filmin içinde şaka gibi boy gösteriyor. 


Teknik açıdan mizansenlerin yapaylığı, kadrajların kötü oluşturulması, özellikle yakın planlarda ve çoklu oyunculu sahnelerde çok amatörce görünmesine neden oluyor. Filmin en büyük problemlerinden biri görüntü yönetmeni denilebilir. 3 - 4 plan dışında film adeta kötü seçimler gösterisi gibi. Türk sinemasında son dönemde bu kadar kötü bir görüntü yönetimi görmemiştim. Adeta Yusuf Aslanyürek bu işe hazır olmadığını ve babasının kontenjanından piyasaya dahil olduğunu bizlere söylüyor. Kusura bakmayın ama ciddi ciddi, film  bu açıdan sınıfta kalıyor. Buna ek olarak kurgusundaki gereksiz oynamalar da filmin rahatsız edici bir seyre yelken açmasına neden oluyor. 

Gelelim senaryoya... Böyle konuyu film yapmak için derin bir araştırmanın yapılması gerektiğini düşünüyorum. Herkesin bildiği klasikleşen bilgilerle bu filmin ağırlığının altından kalkılamaz ki, bu filmde de aynen bu şekilde olmuş. İzleyicilere yeni bir şey katmıyor. Anlattığı konuya kesinlikle hakim değil. İçeriğini düz bir metin gibi aktarıyor. Derinliğine inemezken, ağızlara oturmayan diyaloglar senaryonun ne kadar sıkıntılı olduğunu kanıtlar nitelikte... Özellikle de sözde köy enstitüleri anlatılırken; sırf okullarda ne eğitimi verildiğine değinilmiş. Çocuk tiyatrosundan farkı yok. Filmin konusuna bu hikayeyi yazmak bile yanlış aslında, çünkü film köy enstitüsündeki aşk üçgeni dışında bir şey anlatmıyor. Ki bir de bu son derece ciddi konuya gereksiz TV dizilerinden çıkma bir iki kadının kapışması şeklinde mizah sahneleri eklenerek, son derece lüzumsuz sahneler de eklenmiş.


Yönetmenin ilk filmini çekmesinden dolayı maruz görülebilecek olan atmosfer yaratamam hissiyatı, dizilere öykünen ve sinema diline hakim olunmayan uzun metraj bir kısa filmin ortaya çıkmasına enden oluyor. Üzülerek söylüyorum ama filmin yönetmeni, yönetmenlik hakkında hiç bir şeye hakim değil. Ne set ekibine yeterince hakim olabilmiş, ne de oyuncuları rol verebilmiş. Çünkü oyuncuların iyi yönetilmediği çok açık... 

Özellikle de başka filmlerinden çok iyi tanıdığımız Türkü Turan, Erkan Can, Ufuk Bayraktar filmin içinde ilkokul müsameresi kıvamına gelmişler. Bu oyuncuların bu kadar başarısız olduklarını ilk defa görüyorum. Halbuki iyi yönetmenlerin ellerinde son derece iyi performanslar sergilemişlerdi. Diyalogların özensiz ve teatral kalması da oyuncuları iyice kötü konuma getirmiş. 


Sonuç olarak genel olarak iyi bulunan bir fikrin katliamına şahit oluyoruz filmde. Yönetim, görüntü yönetimi, oyunculuklar, senaryo, kurgu ve hatta photoshopu yeni öğrenen bir öğrencinin elinden çıkma gibi görünen afişleri de filmin başlı başına bir hezimet olduğu gerçeğini değiştirmiyor. 

Bu konuyu bu filmde olduğu gibi kötü işlememek ve daha düzgün bir filme ihtiyacı var Türk halkının. Yoksa bu filmle bu konu anılırsa vay halimize diyebilirim. Bunu söylemek istemezdim ama filmden uzak durun. Çünkü  başarısız bir öğrenci kısa filminden farksız... 




13 Eylül 2012 Perşembe

Geriye Kalan (2011)


Türk sineması yaz aylarında durgunluğunu yaşarken, Türk filmleri vizyona girmek için yeni sezonun gelmesini bekliyor. 2011 yılında Antalya Film Festivali'nden en iyi yönetmen ve en iyi kadın oyuncu ödülleriyle dönen "Geriye Kalan", vizyonun durgun olduğu bu dönemlerde anca seyirciyle buluşma şansı buldu. Belki çoğu kişi yeni filmleri bekliyor olabilir ama bence bu önemli filmi de görmezden gelmemiz lazımdı. 

Filmin kısaca konusunu özetlememiz gerekirse; klişe bir konunun içinde olduğumuzu söyleyebiliriz. Çünkü yine bir erkek ve iki kadından oluşan bir aşk üçgeni var. Hatta aşk demeyelim de, ilişki üçgeni var desek daha doğru olur. Karısından sıkılan bir doktorun, iş yerindeki çalışan bir kadınla ilişkisi mercek altına aldığımız konumuz konumunda bulunuyor. 



Son derece bilindik bir konuya nasıl bir farklılık getirildiğini düşünüyorsanız. Şimdi o kısma değinelim. Kadın yönetmenin olmasından kaynaklı olarak, film çoğunlukla ayrıntılara, çok fark edilmeyen ama hayatın parçası olan gerçeklere odaklanmayı seçiyor. Öyle ki, zamanla silikleşen ayrıntılar, filmin odak noktası haline geliyor. Böylece iki ilişkinin anatomisine göz atmaya başlıyoruz. 

Filmdeki karakterlere yoğunlaştığımızda Sevda, kocasıyla monoton bir hayat yaşar. Günlük işleriyle ilgilenir, çocuğuna bakar ve kocasını tatmin eder. Ancak kocasının başka bir ilişkisi olduğunu anladığı an, hayatındaki boşluğu bu ilişkinin kökenlerine inerek irdelemeyi tercih eder. Bir kadın zor durumlarda limitlerinin neler olabileceğini görürüz. Ancak filmdeki kadınların derinlerine indiğimizde, aslında hepsinin maddi güçlükler ve çaresiz kalma korkusundan bu işleri yaptığını görürüz. Örneğin Sevda, kocasının onu aldatmasına uzun zaman göz yumuyor. İstese o anda da bitirebilir. Fakat elinde hiç bir güvencesi yok. Bu yüzden de annesinde de öğütler alarak evliliğini kurtarmaya çalışıyor. 


Belki de hayatta kızlara en çok öğretilen olay bu. Erkek özgürdür ve sen onu yanlış yola sapsa da toparlayacaksın. Kadın fedakar olacaktır. Çünkü geleceğini düşünür sürekli ve önceliği güvencedir. Bu yüzden de Sevda sürekli kocasına yeni bir ev aldırmak istiyor. Yeni ev alınmasının tehlikeye girdiği an, harekete geçiyor. Çünkü eğer o evi aldıramazsa, o da diğer karakter Zuhal'in durumuna düşecek. O da yalnız kalacak ve zorluklarla tek başına mücadele etmek zorunda kalacak. Her şeyin temelinde bu gizli. Kadın kendine bakıp güzel görünmeye çalışıyor, kocasının her şeyini toparlıyor. Bunca yaptığı şey karşılığında sadece o evi istiyor. 

Diğer kadının adı Zuhal... Kocasından ayrıldıktan sonra hasta oğluyla yaşıyor. Kendini adeta oğluna adamış. Hastanede çalışmanın avantajıyla gözüne kestirdiği bir doktorla ilişkiye başlıyor. Aradığı tek şey belki de sarılacağı bir adam... Yoksa neden evli bir adam seçsin ki? Tabii kadın tarafından olay böyleyken, erkek tarafı, seksle yetinemiyor. Çünkü erkekler her ne kadar görünmese de, daha duygusallar, sahipleniciler... Üstelik bunları yapmakla yükümlü olduğu kadın dışındaki kadınlara karşı da... Tabii erkek en özgür seks ilişkisinde dahi, beraber olduğu kadına sahip olmak istiyor. Bu yüzden de ona malıymış gibi davranarak ona güvence vermeye çalışıyor. Zuhal ise bu durumdan hoşlansa da, zamanla başka bir kadının varlığı batıyor. Belki de doğru olanın uzaklaşmak olduğunu düşünüyor. Tabii bunu o adama anlatabilirse...



Erkek karakter Cezmi ise filmin en az değinilen karakteri... Bunun nedenlerinden biri olarak da kadın yönetmen Çiğdem Vitrinel'in bir kadın hikaye anlatması olabilir. Özellikle de kendi geçmişinde var olan boşanmış, dul kadın portreleri ile tecrübeleri olduğunu düşünürsek, normal bir seçim olarak gözükebilir. Cezmi, kadınları geliriyle elinde tutan bir adam gibi gözükse de, aslında çalışıp eve gelen ve sonrasında karısını şişme bebek gibi kullanan erkeklerden farksız bir adam... Karısını anlamaktan çok, ona ayak uydurmasını isteyen bir adam... Ve en önemlisi karısını aldatan binlerce adamdan birisi... Kendisini çok zeki sanan, karısının anlamayacağını düşünen, ancak ayrıntılardan yoksun bir adamdan başkası değil. Film bu karaktere yüklenmek yerine, onu odunluğuyla kabul ediyor. Onu böyle hikayenin içinde var ediyor. 

Filmin klişe hareketlerinden dikkat çeken en önemli unsurlar, kadınların karanlık ve karmaşık dünyasına yolculuk etmemizi sağlaması olduğu söylenebilir. Kadınlar arasındaki çekişmeler, durgun duruşlarının altındaki fırtınaları, bir erkeğin aklının ucuna gelmeyecek entrikaları... Hepsi bu filmin içinde, üstelik son derece gerçekçi bir şekilde seyirciye yansıtılıyor. Oyuncuların mükemmel oyuncuları, yerli yerinde kullanılan diyalogları ile hayattan geriye hiç bir şeyin kalmadığını açıkça bizlere özetliyor. 



Geriye Kalan, ayrıntılara önem veren bir film dedim. Bunlara örneklendirirsek; bir rujun dökülüşünden ortaya çıkan bir leke, belki de bir evliliğin lekelenmesini resmederken; bir battaniyenin altına saklanan kadının, kendi iç dünyasında yaşadığını anlayabiliyoruz. Kabuklarında sadece kendileri var ve bu kabuğu kırmak yerine orada var olmayı sürdürüyorlar. Öteki kadınların ruh halini gözlemlerken, belki de kocamızla gittiğimiz anlamsızca yemeklerdeki boşluğumuzda binlerce düşünceyle düşüncenin altında kaybolduğumuzu anlıyoruz. 

Filmin finalinde de bizlere yansıttığı gibi, her kadın istediğini yaptırabilir ama onunla mutlu olur mu, yoksa kendi zindanlarında yok olmayı mı beklerler sorularını seyircilerine sormayı yeğliyor... Filmin sonunda kadınların içten pazarlıklı hallerinden nefret ederken, erkeklerin yüzeysel, soğukkanlılıkla kadınların hayatlarına hükmettiği gerçeğinden tiksinebilirsiniz. Bu son derece doğal... Belki de benim gibi filmi severek, gerçekçi yanlarına odaklanmayı tercih edersiniz. Çünkü biz ne kadar istemesek de, elimizde olan ve yeni bir şeyler olmadıkça "geriye kalan bu olacak...









25 Şubat 2012 Cumartesi

Fetih 1453



Türk sinemasının yıllardır beklediği an geldi. Türklerin belki de adını tüm dünyanın beynine sokan olay, yeni bir çağ başlatan koca bir tarihi zafer sinemalardaki yerini aldı. Üstelik gişe canavarı şeklinde rekorları alt üst ediyor. Peki dışarıdan başarılı gördüğümüz film, gerçekten de fetih kadar görkemli mi?


Bunun cevabını verirken insanlar ikiye ayrılıyorlar. Sinemadan tek beklentisi eğlendirmesi, milli duygularla tüyleri diken diken olmasını isteyen, duygu sömürüsünün dokunaklı olduğunu düşünen kesim, filmi yerlere göklere sığdıramadı. Özellikle de fetih filmi denilen şey böyle olur dediler. Hatta kusurlarını bile görmeden harika bir film, herkes gitsin dediler. Onlar da haklı tabii, çünkü beklentileri buysa karşılanmış demektir. 




Tabii bir de diğer kesim var. Ben onlara tatminsizler diyorum. Bu kesim de olabildiğince filmi eleştirdiler. Bu ne ya  böyle, ilkokul gösterisinden hallice dediler. Tamam ben bu kesime yakın olabilirim ama filmin durumu hiç de öyle değil tabii ki...


Bu film bildiğiniz Hollywood kadrajlarını tek tek kullanan bir film olmuş. Özellikle bu kadrajları yakalarken, çağımızın getirdiği teknolojik gelişmelerin katkısı da büyük tabii ki... Ancak birebir destansı savaş filmlerinin taklidini yapmak, özgün işler çıkarttığınız anlamına gelmiyor. Yüzüklerin efendisinden sahneler, bildiğiniz fetih filmine uyarlanmış durumda. 




Hatta Galdalf karakterini bile Ak Şemsettin ismiyle filme sokmayı başarmışlar. Sauron'un gözü bile filmde var gereksizce. Neden böyle bir şey koyulabilir ki? Hatta filmi izlemeyenler inanmayacaktır ama filmde bildiğiniz Elf şarkılarının farklı versiyonları bile var. Hollywood'un yıllar önce bulduğu savaş filmleri formülünü, bir Türk filminde uygulamaya çalışmış Faruk Aksoy. 


Özellikle de her şeyin kötü gittiği anlarda, bir anda efsane olma yolunda giden insan tribi filmin geneline yayılmış. Ancak ne kadar inandırıcı olmuş o tartışılan bir konu işte. Bana göre tamamen hayal ürünü olan Orta Dünya, her şeyiyle gerçek hayatta gerçekleşmiş Fetih 1453 dünyasından daha gerçekçi duruyorsa; bu anlamda bir sorun var demektir. 




Her ne kadar film ayrıntıcı gibi görünse de, bildiğiniz profesyonel görünüşlü bir amatörlüğün içine sıkışmış durumda. Gerek koyulan sahneler, düşmanını fazla kötü göstermek gibi seyircinin duygularıyla oynama kurnazlığına başvuran bir filmle karşı karşıyayız. 


Hani iyi filmlerde her zaman bir aşk hikayesi olur derler ya, bu mantıkla Ulubatlı Hasan'ın aşkını öne çıkartmaya çalışıyor film. Ancak yüzüne gözüne bulaştırıyor bu olayı. Klişelerden klişe beğenme üzerine ihtisas yapılıyor. Yani son dakikada olan olaylar, aniden kötü durumdaki kişilere yardıma koşan kahramanlar gibi gerçekte başımıza gelmeyen olaylar ortaya çıkmış.




Hatta Urban bir kenara atılarak aşk yaratma uğruna kızına ezdirilen bir usta var. Ve o kız aslında var mı, yoksa uyduruldu mu, bu başka hikayenin konusudur. Ulubatlı Hasan, gayet sıradan bir askerdi Osmanlı ordusunda. Ancak bu filmde bildiğiniz Fatih Sultan Mehmet'in kankası gibi bir konuma getirilmiş. Toplantılara alınan adam olmuş ki, bunların gerçeklerle bağdaştırılan yanları yok. Sırf bayrağı ilk diken adam olduğu için tarih kitaplarının yazdığı bir adam o. Aşağılamak için söylemiyorum. Ancak gerçek olan bu. Gereksiz ötesi aşk sahneleriyle film son derece yavanlaşıyor. 


Filmin süresi gereğinden uzun olmuş. Üstelik ilk yarısında bildiğiniz sıkılıyorsunuz. İkinci kısımda ise filmin en zayıf noktasıyla karşılaşıyorsunuz. Aşmış, harika diye adlandırılan görsel efekt olayından bahsediyorum. Evet belki de filmin en kötü yanı efektleri. Bir savaş filminde hiç bu kadar kötü efektler gördüğümü hatırlamıyorum. Bir mimarın, proje sunumunda yaptığı animasyonlardan hallice efektleri, filmin gerçeklik görüntüsünü zayıflattığı gibi, video oyunundan sinematik video izler hissi uyandırıyor. 




Filmdeki dile gelirsek, hızlı kurgu ile film hareketlendirildiği için tahammül seviyesi yükseliyor. Ancak yabancı adamların Türkçe konuşması çok gereksiz oluyor. Hadi Osmanlı'ya günümüz Türkçesi konuşturdun. Bari yabancılara kendi dillerinde cümleler kurdur ki inandırıcılık sekteye uğramasın. Ancak bu pek umurlarında değil gibi. 


Başrol oyuncusu Devrim Evin, vezirleri oynayan oyuncular dışındaki oyuncuların hiç biri inandırıcı değil. Çünkü o dönemi düşündüğünüzde kullanılan dil ağızlarına oturmuyor bir türlü. Eskiden varlığı olmayan kelimeler bir bir dökülürken, senaryonun vasat veya vasatın altı olduğu ortaya çıkıyor. Sığ diyaloglar bir bir sıralanırken, elimizde doğan görünümlü bir şahin savaş filmine sahip oluyoruz. 




Tabii bir başka fiyasko da, Fatih Sultan Mehmet'e karşı yaklaşımlar tam oturmamış. Bazı karakterlerin ona rahat yaklaşımı olsun, Ortodokslarla olan final sahnesi olsun filmin rezil anlarından olmuş. Yapacaksanız düzgün yapsaydınız demeden edemiyorum. 


Sonuç olarak gişesi bol, iyi para kazandıran ama niteliksiz bir film var elimizde. Tamam berbat bir film değil kendisi. Ancak iyi bir film de değil. Vasat bir filme imza atılmış. Bu film de çekildiğine göre artık başımız göğe erebilir. Ne de olsa bu film en çok gişe yapan film olacaktır muhtemelen...







10 Şubat 2012 Cuma

Güzel Günler Göreceğiz (2011)



Her insanın temennisidir: "Güzel Günler Göreceğiz"... İnsanlar birbirlerini motive etmek için böyle söylerler. Sonucun ne olacağını bilmeden birbirlerine böyle derler. Başka ne diyebilirler ki? Gerçeklerden kaçmak bu cümle sayesinde daha kolaydır. 


Türk sinemasının son yıllardaki drama ağırlıklı filmlerinden biri de bu isimle anılıyor. Güzel Günler Göreceğiz, bir grup insanın umuda olan yolculuğu için yaptıklarını, farklı karakterlerin açılarından anlatıyor bizlere. Antalya Altın Portakal film festivalinde bu sene en iyi film ödülünü de kazanmış olan bu film, şu sıralarda vizyonda izleyicilerini bekliyor. 



Filmimizin konusu ise kısaca şöyle; Birbirinden farklı karakterleri tek tek tanıyoruz. Cumali, töre cinayeti yüzünden hapiste yatmış, sevdiği kızla planlar yapan bir genç, henüz cinayetin travmasını atlatamamış belli ki. Anna, ülkesine dönüp çocuğuna kavuşmaya çalışan Rus bir hayat kadını, pezevenginin şiddetine maruz kalıyor. İzzet ise ailesine pek vakit ayıramayan pis işlere bulaşmış bir komiser. Dışarıya kendini iyi gösterse de, kendi de farkında batağın içinde olduğundan. Karısını Figen isimli bir kızla aldatıyor. Figen ise töre kurbanı başka bir insan, aşık olduğu bir genç var. Ancak onu seven ve yurt dışına kaçırmaya çalışan başka bir gençle kaçmak istiyor. Ali, parlak boks kariyerini hiçe sayarak, sevdiği kızla kaçmayı planlayan bir oto tamircisi... Bir yük gemisiyle umuda yolculuk etmek istiyor. Bu karakterlerin yolu bir türlü kesişiyor. Hepsi de kendi inançları uğruna hayata karşı her şeyi yapmaya razı. Bakalım bu bir grup insandan kaçı mutlu olabilecek?




Artık klişeleşmeye başlayan kesişen hayatlar teması üzerinden ilerleyen film, izleyenleri klasikleşen konular üzerinden tavlamaya çalışıyor. Töre davası, zulme uğrayan fahişe, pis polis, insan ticareti gibi konuları harmanlayarak insanların duygularına yüklenmeyi tercih ediyor. 


Oyuncular arasında en çok dikkat çeken kişi Nesrin Cavadzade... Tek kelimeyle dokunaklı bir oyunculuk sergilerken, karakterini inandırıcı kılıyor. Uğur Polat da klasik kendine has oyunculuğuyla sırıtmıyor. Zaten son dönemde ona hep aynı karakterler geliyor. O da aynı başarıyla canlandırıyor. 




Ancak diğer oyuncular için aynı olumlu şeyleri söyleyemeyeceğim. Özellikle Buğra Gülsoy ve Feride Çetin doğulu şivelerinde sırıtıyorlar. Ağızlarına oturmayan bu şiveler, karakterlerinin gerçekliğini sorgulatıyor. Özellikle de genelde doğulu karakterlerin evlerin şiveli, dışarıya karşı ise daha düzgün Türkçe ile konuşması gerekirken, bu tam tersi şekilde oluyor. Kendi içlerinde düzgün Türkçe, dışarıya şive yapmaları yersiz ve gözlem yapılmadan icra edilen bir tutum olmuş.


Barış Atay ise başlı başına karakterine uymuyor. Dizi oyunculuğunun ötesine geçemiyor. Özellikle de konuşmasındaki yapaylık filmin büyük hayal kırıklıklarından biri haline gelmesine neden oluyor. Boksör fiziğine sahip olmaması da ayrı bir handikap olarak değerlendirilebilir. 




Alan derinliği uygulamasının filmin görüntü yönetimindeki en önemli kozu olduğu gerçeği, filmin yönetmenlik bakımından pek yaratıcı olmadığı gerçeğini engelleyemiyor. Bulunan uygun mekanlar, yanlış kadraj tercihleriyle kimi zaman harcansa da, tempo olarak film sürükleyici denilebilir. Kurgudaki bazı tekrarlar, insanların hoşuna gidebilir. Ancak bence karakterlerin açısından ilerlerken, aynı yerleri tekrar tekrar vermek yerine, başka parçalardan ilerlenebilirdi. Mizansendeki eksiklikten kaynaklı bir sorun olarak göze çarpıyor. 


Filmin müzikleri kulağa hoş gelen müzikler olsa da, filmdeki kullanımı soru işaretlerine neden olabiliyor. Yine de dizilerden tanıdığımız Toygar Işıklı iyi iş çıkarmış denilebilir. Özellikle de bazı sahnelerde etkisi gözle görülür cinsten olduğu söylenebilir. 




Sonuç olarak Güzel Günler Göreceğiz, sinemamız adına çok fazla bir yenilik katmıyor. Hatta bilindik sularda yüzerek güvenli adımlar atmayı tercih ediyor. Türk sinemasının çokça işlediği benzer konulara yaslanarak, üzerine duygu sömürüsü sosuyla kameralara oynuyor adeta. Cesur bir film olmamakla suçlanabilir, lakin yine de seçtiği konuları çok derinlerine inmeden de olsa, temiz bir şekilde işlemesi ve eline yüzüne bulaştırmamasıyla   durumu kurtardığı söylenebilir. 


Vizyonda Türk filmi alternatifleri isteyenler için gidilmesi gereken bir film denilebilir. Belli ki ilk film olmanın bir handikabı içerisinde. Ancak zamanla bu sorunlarını da halledecektir. Bu yüzden de destek vermekte yarar olduğunu düşünüyorum. 







3 Şubat 2012 Cuma

Zenne (2011)



İnsanlar iki cinsiyetli doğar. Ya erkek, ya da kadın olurlar. Bu genel bilinen kanıdır. İnsanların dayattığı kıstasların sonucunda akılda kalan kelimelerdir. Bu yüzden de bu kalıplaşmış cümlenin dışına çıkıldığında olaylar başlar. İnsanlar tabularını yıkmak zorunda kalırlar. Yıkılamayan tabular da tahammülsüzlüğe neden olur. 


Zenne, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'deki eşcinsel sorununa parmak basıyor. Tabii sorun demek ne kadar doğrudur bilinmez ama sorun denilmesinin temel sebebi, eşcinselliği sorun gören insan zihniyetinden kaynaklanmaktadır. Bu yüzden de tabir kıstaslar içerisinde vuku bulan deyişleriyle sunulur. 




Eşcinsellik, gaylik, homoseksüellik, gay, lezbiyenlik, kendi cinsine ilgi duyulması ve bunun gibi tonla argo tabirle tanımlayabileceğimiz bu olay, yılların geçmesine rağmen hala bazı ülkelerdeki kadar rahat telaffuz edilemeyen bir konu haline gelmiştir. 


Bu yüzden de belki de ilk başta üçüncü cins olarak gösterilen bu türe daha evrensel yaklaşmak gerekiyor. Temelinde bu kişilerin de insan olduğu gerçeğini unutmamak ve seçimlere karşı saygılı olmak, yaşam dengesini sağlayacak unsurların başında geliyor. Zenne filmi de bu bakış açısıyla baş karakterleri Can ve Ahmet'e insan gözüyle bakmayı deniyor. 




Onların insan olduğunu algılarsak, onlara yaklaşmamız daha kolay olur diyor filmimiz. Toplumsal olarak kimi tabuların yıkılamamasının en büyük nedenlerinden biri de belki bu. Çünkü nedense eşcinsellik konusu ne zaman komedi unsuru olarak kullanılsa tepki görmeyen bir mevzuyken, iş ciddileştiğinde insanların linç etme duygusu depreşiyor. 


Tabii bu linç yaklaşımının temelinde daha derin noktalar yatıyor. Homofobiklik, daha güçlü bir homoseksüel yaklaşımdan korkunun belirtisi oluyor. İnsanlar bu tercihe sahip kişilerin, onlara zarar vereceğini düşünüyorlar. Bu yüzden de aslında kendi içlerindeki bastırılmış ilgiyi, öfke olarak dışa vuruyorlar. Bunu söylerken her insanın bunu kapsadığını söylemiyorum tabii ki. Ancak kimi insanların varlığından dahi haber olmadığı bu özellik, geleneksel ve baskıcı tutumun içinde sıkışıp kalıyor. 




Özellikle doğu kesimlerde, hatta sırf orasıyla sınırlandırmazsak, törenin olduğu her yerde, bu tür eğilimlerdeki insanların cezası ölüm olarak görülüyor. İnsanları, insan olarak kabul etmeyen, bu yüzden de değersizleştirilen kişilerin acınası dünyasına filmin içerisinde tanık oluyoruz. Zaten filmin yönetmenleri de bu tip bir olayda ölen bir insana adıyorlar filmi. Buradan yola çıkarak filmlerini yapıyorlar. 


Filmimizin konusunu bu seferlik sonlara yazıyorum. Can, gündüzleri bir kafede kahve falı bakan, akşamları ise bir gay barda dansçılık yapan bir eşcinseldir. Ahmet ise ailesinden uzakta, kardeşiyle birlikte kalan üniversite öğrencisidir. O da eşcinseldir. Ancak bu özelliğini insanların yanında gösterememektedir. Can'ın peşine takılan Ahmet, zamanla içindeki eğilimleri ortaya çıkarmaya başlar. Alman fotoğrafçının Can ile röportaja gelmesiyle beraber, Ahmet bu adama vurulur. Böylece bastırılmış duygularını dindirir. Ancak başlarında ikisinin de bela vardır. Hem askerlik belası, hem geçmişteki aile sorunları bu iki karakterin peşini bırakmaz. 




Can'ın özgürce yaşamaya çalıştığı eşcinsel kimliği, askerlik sorunu yüzünden eve hapsolmasına neden olurken; teyzesiyle yaşadığı dünyasında, babasının şehit olduğu gerçeği, ağabeyinin travmatik alkolik hali ve genel sorunların birleşmesiyle geniş sorunlar yelpazesi tamamlanır. Özellikle askerde yaşanılan zorluklar tüm çıplaklığıyla anlatılmaya çalışılır.


Sinemasal anlamda Zenne, dans sahnelerindeki masalsı havasıyla aslında eşcinsel olmanın karanlık değil, tam tersine rengarenk bir hayatın kapılarını açtığını anlatmaya çalışıyor. Ne de olsa onlar halinden memnun olduklarından başkalarının laf etmesine gerek kalmıyor. Yönetmenlerin stil denemeleri ise kargaşaya neden oluyor. Çünkü her ne kadar estetik peşinde koşulsa da, anlatım bakımından kaos filmin geneline hakim oluyor.




Sonuç olarak cesur ve önemli bir konuyu işleyen bir film olmasına rağmen, henüz olgun bir sinemanın ürünü değil. Bu yüzden de çeşitli defolarla ayakta durmaya çalışıyor. Yine de gelecek için ümit veren bir deneme diyebiliriz. Bu tip bir konuya ilgisi olanlara tavsiye edilir. 







27 Aralık 2011 Salı

Labirent


Yıllarca Türk halkının en çok izlediği filmler Hollywood filmleri oldu. Bu tip filmlerin izlenmesinin nedeni de açıktı. Hollywood filmleri daha iyi teknolojilerle çekiliyor. Sahnelerin profesyonelce yansıtılması üzerine gerçekçi bir yapı oluşturuluyordu. Bu yüzden de bahane olarak bizde böyle imkanlar yok ki yapalım denildi. 

Nitekim günümüzde daha az bütçelerle, böyle iddialı filmler yapılabiliyor. Mahsun Kırmızıgül'ün abartılı bütçesiyle daldığı politik gerilim aksiyon türüne, bir yeni örnek daha eklendi. Tolga Örnek'ten Labirent... Sinemaseverleri hayal kırıklığına uğratan New York'ta 5 Minare'den sonra görüldü ki, Labirent bu tip bir filmi yapmak için ille de Amerika'ya gitmeye gerek yokmuş. 


Labirent'in konusuna ise kısaca değinelim. Dini bir terör örgütü, gerçekleştirdiği Amerika ve Avrupa eylemlerinden sonra hedef olarak Türkiye'yi seçmiştir. Canlı bir bombanın yaklaşık doksan kişiyi öldürmesiyle beraber, Türkiye'nin ajan anatomisini incelemeye başlıyoruz. Örgütün hedefi, Türkiye'de çok ses getirecek bir eylem yapmaktır. Yüzlerce insan tehlike altındadır. Bu eylemi durdurmak ise Türk ajanların elindedir. Fikret adındaki bir adamın başını çektiği ekip, verilen istihbarat eşliğinde bu olayı çözmeye çalışırlar. Bu süreç içerisinde İngilizler kendi ülkelerinde de bir eylemin olacağını düşünüyorlardır. Bu yüzden de Türklere yardım teklif etseler de, kendileri de karşılığını isteyeceklerdir. 


Tabii bu koşuşturmaca sırasında ajanlarımızın iç dünyalarına, aile hayatlarına da girerek empati kurmamız sağlanmaya çalışıyor. Genel olarak bakıldığında çok fazla yan karakterlerine eğilmeyen bir senaryo akışı sağlanmış. Sadece dramaturji için yan karakterlere bir uğranmış. 

Bu da filmin belki de en büyük sorunu olarak göze çarpabilir. Ancak farklı bir bakış açısıyla filme baktığımızda bu seçimin nedeninin dramaya kaçmaktansa, daha çok politik gerilim kısmına yoğunlaşmak için olduğu söylenebilir. Bu yüzden de dramaya çok dalmadan, ucundan köşesinden bir değinelim denilmiş. 


Filmin içerisinde belli tekrar sahneler dikkat çekiyor. Örneğin başroldeki ajanımız Fikret'in rüya sahneleri hem aynı kareler eşliğinde, hem de aynı uyanışlarla üst üste tekrara edilerek anlamsız ve rahatsız eden bir ikilem yaratılsa da, filmin sıçramalı kurgusu yer yer video klip estetiğine dönerek son yılların politik filmlerinin trend denilebilecek sinematografisine ulaşılmayı başarabilmişler. 

Tabii filmin içinde bazı çelişkilerin dikkat çekmesi handikap oluşturmaya devam ediyor. Örneğin çok yönlü bir bakış açısı getirmeye çalışılmış. Ancak maalesef bu anlayış tam olarak oturmamış. Örneğin İngilizlerin önce aksi tutumu, bir olayın sonucunda ya da bir posta koyulması sonucu aniden süt dökmüş kediye dönmesi, filmin iyimser tutumlarından biri olarak öne çarpıyor. Buna ek olarak filmin olası felakete karşı klasik optimistik yaklaşımı, film sonlandığında sizde eksik kalan bir tarafınızın olmasına neden oluyor. 


Çelişkiler bununla da bitmiyor aslında, film genel olarak şiddeti göstermeden hissettiren bir film olarak ilerleyecek diyorsunuz. Ancak bakıldığında teröristlerin kötücül eylemleri gayet kimi izleyicileri rahatsız edecek çıplaklıkla gözler önüne serilmesi, aslında biz şiddete karşı değiliz. Ancak kendi yarattığımız şiddeti göstermeme taraftarıyız yönüne çekilmesi ve bununla birlikte terör kötülenmelidir. Onların şiddetini insanlara aktarmazsak, insanların akıllarında kalmaz yaklaşımı bir nevi olumlu karşılanabilir durumda denilebilir. 

Senaryonun falsolarından biri de, dramatik sahnelerin seyircinin gözüne sokulmaya çalışılması söylenebilir. Bazı anlarda filmin ilk anlarında gösterilen sahnelerden ileride olacakları tahmin etmeniz çok zor olmuyor. Bu yüzden de "işte buradan seyircinin duygularına dokunacağız" yaklaşımı hissedilebiliyor. 


Filmin oyunculuklarına geldiğimizde ise gayet parlak sonuçları görebiliyoruz. Timuçin Esen zaman zaman abartılı oynasa da, Sarp Akkaya, Meltem Cumbul, Altan Erkekli, Ozan Bilen gibi oyuncuların dozunda oyunculukları filmin çıkış bileti gibi gözüküyor. Özellikle Ozan Bilen'in başarılı aksan denemesi takdire şayan denilebilir. Meltem Cumbul'u da sinemada özlediğimizi fark ediyoruz. 

Çok büyük bir ayrıntı olmasa da, bazı ters köşeler seyircinin gözünde tebessüm yaratıyor. Örneğin Ezel dizisini izleyenler bilir. Sarp Akkaya'nın karakteri Tefo ve Rıza Kocaoğlu'nun oynadığı Temmuz karakterleri birbirlerini öldürmek için kıyasıya savaşan tetikçileri oynuyorlardı. Bu filmde ise yan yana savaşmaları, yüzleri güldüren bir ayrıntı... Diğer bir espri de Gönül Yarası'nda Timuçin Esen'in kovaladığı Meltem Cumbul, bu filmde de tam tersi bir kovalamacaya dönüşebiliyor. Ve yine sevmekle alakalı...


Sonuç olarak Mahsun Kırmızıgül'ün başaramadığını, Tolga Örnek başarıyor ve Türk sinemasına başarılı bir politik gerilim örneği kazandırmayı başarıyor. Üstelik gerçek olaylardan izlerin görülebileceği bir kurguyla, Türklerin de bu tür filmleri kotarabileceğinin en büyük kanıtı oluyor. Gerçi biraz Türk yaklaşımlı bir temaya gidilebilirdi, ancak Hollywoodvari anlatımı da hiç fena değil. 

Eli yüzü düzgün bu filme şans verebilirsiniz. En azından haddini biliyor ve kendi suları içerisinde oynamaya çalışarak çok fazla konunun içinde kaybolmuyor. Yazının içeriğinde bahsettiğimiz kimi hataları da yapmasaydı dört dörtlük diyebilirdim. Lakin bu haliyle de bu senenin iyi denemelerinden biri olarak gözüküyor. 

Politik gerilim aksiyon sevenlere önerilir. 




1 Aralık 2011 Perşembe

Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi



Aile hakkında halk dilinde bir söz vardır. Aile kutsaldır. Genelde böyle derler. Çünkü aile dediğimiz şey bir bütündür. Birbirlerine kenetlenir insanlar. Sevdikleri insanların kusurlarını görmemezlikten gelirler. Çünkü ailedirler. Bu yüzden de iyisiyle kötüsüyle ailenin herhangi bir bireyini kabul ederler. Tabii her ailede bu mümkün olmuyor. Tabii biz mümkün olan bir aileye göz atacağız şimdi. Yani Celal Tan ve ailesini...


Malum insanların sırları vardır. Bu sırlar eninde sonunda ortaya çıkarlar. Hele ailedeki insanlar bu sırrı biliyorlarsa, dışarıya yansıtmamak için her şeyi yaparlar. Bu yüzden de insanların aile bağları kuvvetli olmalıdır. Kimse ailenden daha iyi seni koruyamaz. Onlardan başka kime güvenebilirsin ki? "Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi" de bu temayı işlemeyi tercih ediyor. 




Dilerseniz filmimize bir göz atalım. Konusu aslında yoruma açık olarak lanse edilse de, anlatılmayacak bir konu içermediği kanaatindeyim. Anayasa Hukuku Profesörü Celal Tan aile bağları çok güçlü olan bir adamdır. Genç bir kadınla evlenmiş, bu yüzden de annesinin hedefi haline gelmiştir. Çocukları ve torunu ile mutlu mesut bir hayatı vardır. Hatta Celal'i çok sevdiklerinden ona bir doğum günü partisi düzenlemeye karar verirler. Plan basittir. Celal Tan eve geldiği zaman, ışıklar söndürülecek ve odaya girer girmez "sürpriz" denilecektir. Ancak aile bireyleri karanlıkta saklanırlarken, planları umdukları gibi gitmez. Celal eve girer girmez giriş holünde oturur kalır. Genç karısı da bakmak üzere yanına gittiğinde, tüm aile şok edici bir olaya şahit olurlar. Artık ailenin temel görevi bu olayı mümkün olduğunca saklamaktır. Bu yüzden de olayı gördüklerini Celal Tan'a söylemezler. Artık zor olan bu gerçekle yaşama devam etmektir. 




Temelinde bir aile dramı gibi görünse de, içinde bulundurduğu gerek fantastik, gerekse absürt öğelerle filmi, absürt bir kara mizah filmi olarak nitelendirebiliriz. Bazı kesimler filmi daha çok komedi, yahut film noir olarak lanse etse de, filmin kara mizah olduğu gözlerden kaçıyor. Ne de olsa film, kendi matematiği içinde komik olmaya çalışmıyor. Tam tersine dramatik sahnelerin trajikomik yüzleri yüzünden komik gibi görünüyor. 


Onur Ünlü, bu filminde yönetmenlik bakımından birbirinden güzel mizansenleri yakalamayı başararak, önceki filminin bu eksiğini gidermiş gözüküyor. Beş Şehir'de kopuk gibi duran dramatik akış, bu filmde kendini bütüne yedirmiş halde buluyor. Bu da filmin akıcılığını, filmin kaymasını sağlıyor. 




Tabii Onur Ünlü filmlerindeki senaryonun varlığını fazlaca belli etme durumu, bu filmde de karşılaştığımız bir durum olarak nitelendirilebilir. Ne de olsa Onur Ünlü yazarlıktan gelen bir kumaşa sahip, zaten kendisi de yazarlığımı, yönetmenliğimden önde görüyorum diyerek, kalemine güvendiğini belli etmiştir. 


Filmin oyunculuklarında ise çeşitlilik hakim durumda. Örneğin bazı oyuncular örneğin Selçuk Yöntem, Türkü Turan gibi, hikaye içindeki varlıklarından şüphe etmiyorlar. Ciddi bir şekilde bir insana bürünmüşler. Mimiklerinden tutun, dengesiz hareketlerine kadar, o karakterin gerçekliğini hissedebiliyorsunuz. 




Ancak opera sanatçısı Okan karakteri olsun, birkaç oyuncu da dahil abartılı oyunculuğun ötesine geçiyorlar. Yani o anlarda filmin içeriğindeki gerçekliğe ihanet ediyorlar. Bu abartı bir anda filmi televizyon skeçine döndürüyor. Bilinçli yapılan bir hareket olsa da, ben de daha derli toplu bir performansa açıktı roller. 


Tabii arada kalanlar da mümkün. Örneğin Tansu Biçer, Ezgi Mola... Bu oyuncular araf diye tabir edebileceğimiz ortada sıkışıp kalmışlar. Yer yer hareketleri yapmacıklaşırken, yer yer de filmin sistemine uygun davranıyorlar. Bu yüzden de oyunculukların kaosunun içinde yerlerini alıyorlar. 




Dükkan-ül Hayal'in yaptığı plastik makyajlar filme renk katmışlar. Tabii Türkü Turan'ın hayalet makyajı olmasaydı daha iyi olurdu. Hayaletten çok, tiyatroda sahneye çıkacak bir pantomim sanatçısını andırıyor. Hatta bu film konuşkan bir film olmasaydı, izleyicilerin bir kısmı hayal olduğunu dahi düşünebilirlerdi. 


Film, aile kurumuna karşı ciddi eleştirilerde bulunuyor. Özellikle aile içindeki şiddete, görmezden gelinen yanlışlara üç maymun edasıyla duyularını kapatıyor. Hatta en çok hevesli olan Tansu Biçer'in oynadığı karakter bile paranın esiri olarak aileye ihanet ediyor. Bu anlamda Celal Tan'ın genç eşinin ağabeyi rolündeki Bülent Emin Yarar, duyularını kapatan bu aileye karşı, kör de olsa karşı duruşun sembolü oluyor. 




Bunun dışında sadece aile mi? Hayır. Bir polis memurunun insani zaafları üzerine de giydirmelerde bulunmuyor değil film. Ancak alt metnini yine de saklamayı tercih eden bir yapısı var. Bu yöntemi de, herhalde saygıyla karşılamamızda yarar var. 


Duygu sömürüsünden uzak sahneleri, genelde filmcilerin estetik anlayışlarla filmlerinde yer vermediği kusma, düşme ve bir takım insani hareketlere yer vermesiyle sinemamıza orijinal bir film kazandırılmış oluyor. Belki de bu tip cesur projelerin çoğalması gerekiyor. Ne de olsa hayat sinemadır. Sinemada cesaretli olamayacaksan, nerede olacaksın?




Sonuç olarak film Türk sinemasında çok da fazla yapılmayan bir türe parmak basarak dikkat çekiyor. Hatta bunu başarılı yaparak insanları mutlu ediyor. Onur Ünlü'nün şu ana kadar yaptığı en olmuş film diyebiliriz. Onun acayip sinemasına insanlar artık alıştı bile. İnşallah sağlığı yerine gelir de, daha nice güzel filmler yapar. Bence farklı işleri seviyorsanız. Para vermeye kıyılacak filmlerden biri karşınızda kaçırmayın!




Not: Kaç filmi oldu adamın, o "Leyla ile Macnun'un yönetmeni" ibaresi de nedir öyle?